Annem Pazar günleri buharın ve köpüğün içine gizlenirdi, pek gülmezdi. Banyoda iki büyük leğene küçük Tursil kutusunun şaşkın bir ağız gibi açılmış kenarından toz deterjanı döker, “Önce birinci su, sonra ikinci su.” der, var gücüyle babamın daireye giyeceği beyaz gömlek yakalarını, kirlenmiş çoraplarını çitilerdi....

Uzun uzun düşündü. Kar tanelerinin sokak lambasının ışığı ile buluşup yavaşça yere düştüğünü izlerken kendi ömrü aklına geldi. Ne farkı vardı, bu kar tanelerinden? Her biri bambaşka şekle, bambaşka matematiğe sahip bu kar tanelerinin ortak amacı neydi? Hepsi hayatı çağırıyor, hepsi hayatı bir gün sonrasına ulaştırmak...

Nefes almak… Sahiden, en son ne zaman ciğerlerimde hissedebileceğim kadar temiz bir nefes aldım? Sadece tek bir nefes… Bir odanın içine hapsedilmiş gibiyim; duvarlarını kendi ellerimle ördüğüm, ışıksız bir oda. Üstelik bu duvarları örerken kapı için bile boşluk bırakmamışım. Kendime karşı ne zaman bu kadar acımasız...

Annemin salonunda yerde demirci halısı, biraz havları dökülmüş ama yine de göz kamaştırıcı. Camlar açık, hava henüz kararmamış, salonun bol dantelli perdeleri havalanmış denizdeki dalgalar misali gelip gidiyor. Baharı müjdeleyen kokular doğanın uyanmasıyla vızıldayan sesler evin salonunu doldurmuş....

Bu sabah da kahvaltımı yaptıktan sonra yürüyüş kıyafetlerimi giyip her zaman gittiğim parka gittim. Yürüyüşümü yaptıktan sonra gölgedeki ilk banka oturup, gelip geçen insanları izlemeye başladım. Pazar günleri burada olmayı seviyordum....