Zeynep Pınarbaşı
Yönetici

 

Masanın üzerine devrilen sürahi, örtünün üzerinde küçük bir nehir oluşturmuştu. Üst üste yığılmış tabaklar, bu nehrin kıyısında kavrulmuş ağaçlar gibi duruyor; bütün masa, gecenin yorgunluğunu sırtında taşıyan bir dağa benziyordu. Gecenin tüm neşesi, üzüntüsü, derin yok oluşları örtünün üzerine damla damla yığılmıştı.

Zehra koltuğa geçti. Bedeninden ruhsuz bir titreme geçti. Unutkanlık diyerek derin bir iç geçirdi. Balkonun parmaklıklarına dikti gözünü, bir aralıktan güne dalıp dünü düşünmeye devam etti. Ne zaman kötü şeyler yaşansa aklının içinde bir düğme kapanıyor, anlar siliniyordu. “Kelimeler ağzımdan çıkıp dolapların içlerine saklanıyor!” derdi anlatırken. Kalktı vitrinin tüm kapaklarını açtı, bardak içlerini, tabak altlarını kontrol etti. Eliyle boş alanları süpürür gibi yaptı. Yoktu! Demir sandalyeyi çekti. Üstüne çıktı. Parmak uçlarına yükseldi. Üst kapağı açtı. Eliyle yokladı. Avucuna bir kelime düştü. “Ben…” biraz daha yokladı. Bir kaset geldi.

Sandalyeden indi. Bildiği filmi izlemek için yeniden taktı. Takı merasimine geldi. Sonuna, sonra girişe geldi.

“Karşıdaki sayısız pencerelere uzanabileceğimi düşünüyorum elimin. Belki de gerilmiş tellere değin. Kuşlar gibi otursam o tellerin üzerine. Gelene geçene baksam belki de kafalarına sıçsam güzel olur. Kuşların vicdanı var mıdır acaba? Doğanın kaygısı yok korkular üzerinde. Bir ağaç devrilmekten, kökünün çürümesinden korkuyor mudur acaba? Olduğun yerde uza dur. Dilleri olsaydı kuşlar kafamıza sıçarken bir de küfrederdi. Ya da ağaçlar yanlarından geçerken dallarıyla tokatlardı bizleri. Çıkarları yok bizler gibi. Küçücük beklentilerimizi büyütüp onları masaya sermek gibi dertleri yok mesela. Yemek ne var? O diziyi değil öbürünü aç. Niye işle ilgileniyorsun da benimle ilgilenmiyorsun? Bir ağaç diğerine çiçek açtı diye küsüyor mu acaba? Ötekiler ötekiler ötekiler… İnsanlarla benim derdim! Dilsiz dertsiz doğayla sidik yarışına girdim. Nefes alabiliyor musun önce ona bak Zehra. Ayakları cam kenarından sarkınca köklerinden çıkmış gibi olur mu insan? Salınsan aşağıya doğru kuşlar gibi özgürce sıçabilir misin sokaklara? Şu aptal yöneticinin arabasına sıçsam olur. Neticede o da bir özgürlük kısıtlayıcısı, aşk katili dede!

Sürahiyi devirince tüm yaşananların normale döneceğini düşünüyorsun ama yanılıyorsun efendim yok öyle şeyler. Bencil bir böcek olduğunu yalnız kaldığın zaman anlayacaksın Kadir Bey, budala küfürlerini bana değil aynaya savurduğun zaman kendi alçaklığınla karşı karşıya gelip umarım benim çektiğim acıları çekersin. Pireyi deve yapmakta üstüne olmayan bir adamı almışım evime, halbuki insan başlarken öyle mi düşünüyor? Savrulurken beyaz etekleri gelinliğin, tüm geçmişi süpürüp yeni bir dünya yaratacak sanıyor insan. Aslında halı altına alır gibi eteğimin altından yerleştirmişim geçmişi. haberim yok. Annesinin dişi, babasının götü, ablasının dizi her yanı çürümüş ailenin ruhu delinmiş adamını baş tacı yapmışım soframa, neymiş tuzu eksikmiş, neymiş dışarda gezeceğime yemek yapsaymışım, neymiş çorapmış, bokmuş püsürmüş. Tabii tabii öyle söylene söylene siktir git! Sürahi masada devrik, tabaklar üst üste hayatımız gibi…

Kente bakıyorum. Sessiz. Soğuk. Bitişik evler hep. Zaman hiç geçmiyor. “

Sırtını yasladı. Avucunu açtı. İçindeki “Ben” kelimesine üfledi. Savruldu binaların üzerinden. Çatısının rengi solmuş bir binanın üzerinde durdu. Uzandı gözleriyle seçmeye çalıştı. Bir camdan kız kardeşini görür gibi oldu.

“Ulan uzağa bile gidemiyorum. Ya da onu yollayamıyorum. Gitti kondu babamın çatısına. Nefretle olacak iş değil. Şu düğün kasetini geri geri sararken en çok düğünden çıktığımız sahnesini seviyorum. Ne üzüntü ne karanlık ne zorbalık kalıyor kesemde. Evin içinde çıplak bir neşe oradan oraya savrulurken kime ait olduğunu bulmakta zorlanıyorum. O da dayanamıyor. Gidip yapışıyor sessiz soğuk bitişik evlerin camlarından birine, tıklıyor açan yok. Zamanın geçmediği, tanrının bile insanlarını unuttuğu bu şehirde paranoyak bir sahibe gibi hissediyorum kendimi, bu eşiğe geçtiğim zaman. Ya ben tanrıları oluyorum evlerin, içinde dönen zamanı yönetiyorum ya onlar bir olup kem gözlerini dikiyor pencereme beni, bizi izliyor.

Pezevenk yönetici yine dikti gözlerini bana. Hımır hımır konuşuyor bahçeden. Sesi cılız bir sinek gibi vızıldayarak çıkıyor yukarıya. Tükürüyorum suratına doğru.”

Düğün kasetinin girişine geldiğinde durdu. Kaseti geri oynattı, girenlerin hızla çıktığı hallerini gördü. En çok annesinin gidişi onu mutlu ediyordu. Umutsuzluk içinde bir kuyuya düştüğünü düşündüğü zamanlarda annesinin haince, “Sen artık bizden çıktın kocana iyi bak!” demesi içindeki kırılganlığı çoğaltıyor, yaz gününde giyilen kalın bir palto gibi üzerine yerleşiyordu.  Defalarca oynattı. Dik duruşlu, kendinden emin, her adımda bilgiçlik taslayan kocasıyla annesini geri sardığında dünyanın ilk gününe gittiklerini düşünerek mutlu olmaya çalıştı. Kaseti durdurdu. Etrafı gözledi. Evin dünyaya açılan gözünden diğer mutsuz hapishanelerin gözlerine dikti bakışlarını.

Tanıştıkları günü düşündü. Düşünmemeye yemin ettiği günü. Çocukça sayısız ihtimallerin içinde birbirini seçen bu çiftin gerçekliğine ne kadar inanmıştı. Telefonuna yanlışlıkla gelen mesaj ve o mesajın sahibinin oturduğu masanın arkasında otuyor olması, tam romantizm dolu filmlerin güçlü kurgusunun içindeydi. Hayat geleceğini adım adım önüne seriyordu. İçini kemirgenler dalıyor gibi hissetti, silkelendi, “Şerefsiz hayatı boyunca oyun oynamış!” Camdan bakıp tükürdü aşağı doğru. Geriledi, bedeni boşaldı, kendini koltuğa bıraktı. Toparlanıp yeniden pencereye uzandı.

“Ayağa kalksam yere düşeceğim. Hiçbir yanım tutmayacak. Çocuklar oynuyor sesleri bana kadar geliyor. Cehennemimde annemle babamın attığı odunun yangınından yaralarım kabuk bağladılar. Çocukların sesleri içimi eziyor. Bok kafalı yönetici çılgın öfkesini onlara kusuyor. Akıl almaz bir hastalık onunki, yönetmek, sadece ıstırapla yönetmek. Acı çekmeyi seven hapishane sakinleri gardiyanlarını sevgi dolu bir tebessümle karşılıyor. Bu hapishanenin parmaklıkları ardında yaşadıklarından memnun olmayan tek insan benim. Tutmayan bacaklarımı biraz daha salsam aşağıya doğru. Biraz daha düşüyor gibiyim.”

Bağırıyor yönetici “Çek içeri bacaklarını evine gir!”

Zil çalıyor. Önce sarsılıp sonra toparlanıyor. Bahçede yankılanan ses evin içinden kapıya kadar ilerliyor. Apartman görevlisi Necati.

“Zehra abla, Kadir abi bahçeye çiçek alacakmış, Eve ister mi diye soruyor?”

Boş boş baktı Zehra. Cevap vermedi. Bekledi adam. Sonra kekeleyerek bir de apartman defterini istedi.

“Sen git ben vereceğim.” diyerek savuşturdu adamı. Defteri aldı, camdan Kadir’e seslendi. Savurdu kuşların konduğu tellerin üzerine. Uçuştular. Beyaz bir tüy girdi camdan içeri.

“Meleklerin selamı sana girsin Kadir.” diyerek masayı toplamaya başladı…

Zeynep Pınarbaşı