Özden Arslan
Sahipsiz Mektuplar

 

Postacı Mustafa, omzundaki eskimiş deri çantası ve çocukluğundan beri yanından hiç ayırmadığı mavi cam misketiyle umutları, özlemleri ve kimi zaman da acı haberleri kapı kapı taşırdı. Her mektubun ardında bir bekleyiş, bir kavuşma ya da sessiz bir ayrılık olduğunu bilirdi. Gün sonunda ne kadar yorulursa yorulsun, insanların hayatına dokunmuş olmanın huzuruyla evinin yolunu tutardı.

İstanbul’a kısa bir süre önce Ankara’dan tayinle gelmişti. Her gün dağıtım listesine yeni sokaklar ekleniyor, o da şehrin labirenti andıran mahallelerini adım adım öğreniyordu. İşini aceleye getirmez, her zarfı sahibine ulaştırırken aynı dikkat ve özeni gösterirdi.

O sabah da diğerlerinden farksız görünüyordu. Tek değişiklik, dağıtım güzergâhına eklenen yeni bir mahalleydi.

İlk kez gideceği bu mahallenin, yıllardır aradığı kayıp geçmişinin sessizce kendisini beklediğinden habersizdi.

Güneş gün boyu yüzünü göstermemiş, akşamın ayazı sokaklara erkenden çökmüştü. Mustafa üşüyen ellerini rengi solmuş kahverengi ceketinin ceplerine soktu. Eve vardığında karısının pişirdiği sıcak çorbayı düşündü. Bu düşünce bile içini ısıtmaya yetmişti.

“Karanlık bastırmadan şu yeni mahallenin postalarını da dağıtayım, bugünlük iş biter,” diye geçirdi içinden.

Adımlarını hızlandırdı.

Parke taşlarıyla döşeli dar sokağa girer girmez içinde tarif edemediği bir huzursuzluk belirdi. Ayakları istemsizce yavaşladı.

Sokak, alışılmadık bir sessizliğe gömülmüştü. Rüzgâr eski ahşap evlerin kırık panjurlarını usulca sallıyor, sanki yıllardır söylenmemiş sözleri fısıldıyordu. Mustafa’nın kalbi sebepsiz yere hızlandı.

“Ben bu sokağı daha önce görmüş gibiyim…”

Kendi sesini duymak bile onu şaşırtmıştı.

Gözü, köşe başındaki eski ahşap eve takıldı. Boyaları dökülmüş, tahtaları yer yer çürümüş, zamana direnmeyi çoktan bırakmış bir evdi bu.

Tam o sırada, kırık camlı pencerede beş-altı yaşlarında, sarı saçlı bir erkek çocuğu belirdi.

Çocuk, Mustafa’ya yalnızca birkaç saniye baktı.

Sonra ağır ağır geri çekilip gözden kayboldu.

Mustafa’nın içini kaplayan huzursuzluk artık endişeye dönüşmüştü.

“Terk edilmiş gibi duruyor… Belki de adres yanlıştır.”

Bu düşüncesi ağır basmasına rağmen görünmeyen bir el onu adım adım o eve doğru çekiyordu.

Tam birkaç adım daha attığında sokağa tanıdık bir koku yayıldı.

Damla sakızlı kahve…

Mustafa olduğu yerde kaldı.

Yıllardır kapalı duran bir kapı, belleğinin derinliklerinde usulca aralanmıştı.

Sisler arasından silik görüntüler yükseldi.

Bir kadın…

Sıcacık bir mutfak…

Bakır cezveden fincana dökülen kahve…

Ve ardından yıllardır duymadığı bir ses:

“Çocuklar kahve içmez yavrum.”

Mustafa irkilerek gözlerini kapattı.

Bu sesin, yüzünü hatırlayamadığı birine ait olduğunu biliyordu.

Evin önüne yaklaştığında çocuğu bu kez bahçede misket oynarken gördü. Hava keskin bir soğuk taşıyordu; buna rağmen çocuk kısa şortluydu. Mustafa şaşkınlıkla elini cebine götürdü. Parmakları yıllardır yanında taşıdığı mavi cam miskete değdi.

O anda geçmişin perdesi usulca aralandı.

Mustafa zarfı elinde tutarken parmakları uyuşmaya başladı.

Sanki yıllardır kapalı duran bir kapı açılmış, arkasında sakladığı bütün anılar bir anda üzerine yürümüştü.

Önce bir koku geldi.

Keskin, ağır bir sigara kokusu…

Sonra karanlık bir görüntü belirdi.

Kirli, nasırlı bir el…

Küçük bir çocuğun ağzını kapatan o elin sıcaklığı değil, korkusu kalmıştı hafızasında.

Mustafa gözlerini kapattı.

Nefes alamadığı o anı yeniden hissetti.

Çırpınmıştı.

Küçük bedeni korkudan taş kesilmiş, sesi boğazında düğümlenmişti. Ne kadar uğraşsa da kimse onu duymamıştı.

Sonra bir ses…

Parke taşlarının üzerinde yuvarlanan misketlerin sesi.

Tak…

Tik…

Tak…

Ceplerinden boşalan renk renk cam küreler yere saçılmıştı. Kırmızı, yeşil, sarı ve mavi…

Çocukluğunun bütün renkleri o taşların arasında dağılmıştı.

Ama bir tanesi kalmıştı.

Mavi camdan küçük bir misket…

Mustafa elini cebine götürdü.

Yıllardır yanında taşıdığı o miskete dokundu.

Sanki o küçük cam kürenin içinde hâlâ bir çocuk yaşıyordu.

Sarı saçlı…

Kısa şortlu…

Dizleri yaralı…

Gözleri korkuyla büyümüş küçük bir çocuk…

Mustafa o çocuğu tanıyordu.

Bir anda başka bir görüntü geldi aklına.

Bembeyaz bir tavan…

İlaç kokusu…

Yabancı sesler…

Günlerce süren ateşin ardından gözlerini bir revirde açmıştı.

Nerede olduğunu bilmiyordu.

Kim olduğunu biliyordu ama nereden geldiğini bilmiyordu.

Adını söylüyorlardı:

“Mustafa…”

Ama annesinin yüzünü hatırlayamıyordu.

Evinin kapısını…

Sokağını…

Çocukluğunun geçtiği o küçük dünyayı…

Hiçbirini…

O günden sonra Mustafa’nın hayatında büyük bir boşluk kaldı.

Bir insanın geçmişi silinirse, geleceği de biraz eksik kalırdı.

Yıllar boyunca içinde taşıdığı o eksiklikle büyüdü.

Çalıştı.

Yaşadı.

Bir yuva kurdu.

Başkalarının beklediği haberleri kapılara ulaştırdı.

Ama kendi hayatındaki en büyük mektup, yıllarca sahipsiz kalmıştı.

Ta ki bugün, eski bir evin içinde, sararmış zarfların arasında karşısına çıkana kadar.

Mustafa gözlerini açtı.

Elindeki mektuba baktı.

Yıllardır başkalarının hasretini taşıyan postacı, ilk kez kendi hasretiyle karşı karşıyaydı.

Mustafa uzun süre kapının önünde öylece kaldı.

Elindeki mektup ağırlaşmıştı.

Oysa birkaç gramlık bir kâğıttan başka bir şey değildi.

Ama bazen insanın elindeki en hafif şey, taşıdığı anlam yüzünden dünyadaki en ağır yük olurdu.

Gözleri, zarfın üzerindeki çocukça yazıya takılı kaldı.

Sevgili Anneme…

Yıllarca bu iki kelimeyi içinde taşımıştı.

Bir çocuğun annesine duyduğu özlemi, bir adamın ömrü boyunca dinmeyen arayışa dönüşmüştü.

Şimdi ise o özlem, eski bir evin kapısının ardında bekliyor gibiydi.

Ama Mustafa korkuyordu.

Ya içeriden çıkacak kişi annesi değilse?

Ya bütün bu hisler, geçmişin ona oynadığı bir oyundan ibaretse?

Ya annesi çoktan bu dünyadan göçüp gittiyse?

Ya yıllarca ulaşmayı bekleyen bu mektupların artık teslim edileceği hiç kimse kalmadıysa?

Sorular zihninde birbirini kovalıyordu.

Yıllarca başkalarının mektuplarını sahiplerine ulaştırmıştı.

Ama şimdi karşısında duran mektuplar, sahibini arayan mektuplardı.

Mustafa yavaşça kapıya yaklaştı.

Elini eski tokmağa uzattı.

Parmakları titriyordu.

Bu kez kapıyı çalan bir postacı değildi.

Geçmişinin kapısını aralamaya çalışan küçük bir çocuktu sanki.

Tokmağa son kez dokundu.

Tak…

Tak…

Ses, evin içinde kayboldu.

Bir süre hiçbir şey duyulmadı.

Mustafa nefesini tuttu.

Sonra…

İçeriden yavaş, ağır adımlar geldi.

Tahta zeminin gıcırtısı sessizliği böldü.

Bir baston sesi duyuldu.

Tak…

Tak…

Mustafa’nın kalbi hızla çarpmaya başladı.

Kapının arkasında biri vardı.

Yıllardır beklediği cevap belki de birkaç saniye uzağındaydı.

Eski kilit ağır ağır çevrildi.

Kapı aralandı.

Önce loş bir ışık göründü.

Sonra titreyen yaşlı bir el…

Binbir duyguyu aynı anda yaşadı Mustafa.

Elinde tuttuğu en değerli hazinesini, kim olduğunu bilmediği birine kendi elleriyle mi teslim edecekti?

Yoksa, geçmişine sarılıp o mektupların gerçek sahibini bulabilme umuduna bağlanacaktı.

Özden Arslan