İlkay Songur
Bir Gün Daha

Bir adam yürüyor Chicago sokaklarında.

Henüz kimsenin tanımadığı, gencecik bir oyuncu. Birkaç saat önce sahneye çıkmış ve berbat bir performans sergilemiş. O performansın ağırlığıyla tiyatrodan çıkıp kendisini şehrin kayıtsız akışına bırakıyor.

Nereye gittiğini bilmiyor.

Chicago her zamanki telaşıyla akıp giderken, o kalabalığın içinde yalnızca yürümeye devam ediyor.

Bir saat, belki iki…

Yürüdükçe düşünceleri kararıyor. Aklı, Michigan Gölü’nün soğuk sularına kadar sürükleniyor; kendisini oraya bırakmayı geçiriyor içinden. Öyle ki, öldükten sonra bedeninin bir süre suyun üzerinde kalabileceğini bile geçiriyor aklından.

Michigan Avenue’ya ulaştığında caddenin kuzeye de uzandığını fark edip yönünü değiştiriyor.

İşte o küçücük sapma, onu gölün karanlığına değil, Chicago Sanat Enstitüsü’nün kapısına çıkarıyor.

Aklında görmek istediği bir sergi, merak ettiği bir ressam ya da önceden seçtiği bir tablo yok. Sanat, o anda aradığı şeylerden biri bile değil.

Bir müzeye girmeyi planlayan insanın o diri merakıyla değil, gidecek başka hiçbir yeri kalmamış birinin ağır yorgunluğuyla kapıdan içeri giriyor.

Salonların arasında öylece ilerliyor.

Bir süre sonra adımları kesiliyor.

Bir resmin önünde donup kalıyor…

Genç bir kadın var resimde.

Şafak vakti, geniş bir tarlanın ortasında tek başına durmuş; elinde orağı, çıplak ayakları toprağa basıyor. Ne büyük bir hikâyenin kahramanı ne de hayatını değiştirecek bir mucizenin eşiğinde; yalnızca birazdan başlayacak uzun bir çalışma gününün önünde duruyor.

Ama bir anlığına yürümeyi bırakmış.

Başını hafifçe kaldırmış, göğün görünmeyen bir yerinden gelen sese kulak veriyor.

Güneş henüz ufuktan tam yükselmemiş. Işık, bir gerçeklikten çok bir fikir gibi beliriyor ufukta. Karanlık bütünüyle çekilmiş değil; sanki gece ile gün arasında, henüz hiçbir şeyin kesinleşmediği o ince eşikte dünya bir anlığına bütün ihtimallere açık duruyor.

 

İşte o genç adamın karşısında donup kaldığı resim, Fransız ressam Jules Breton’un 1884 tarihli Tarla Kuşunun Şarkısı adlı tablosu.

Tarla kuşu yalnızca tablonun adındadır; tuvalde kendisini göremeyiz. Karşımızdaki, bir kuşun değil; durgunluk, renk ve sessizlik içinde görünür hâle gelen bir ezginin portresidir aslında. Kuşun sesi, genç kadının göğe kalkmış yüzünde ve şafağın sessizliğinde biçim kazanır.

Ve o tuvalin karşısında duran genç adam, yıllar sonra Hollywood’un en tanınan, en kendine özgü yüzlerinden birine dönüşecektir:

Bill Murray.

Hayalet Avcıları’nda hayaletlerin peşine düşmesine daha yıllar vardır; o günse kendine “hayal et” diyebilmenin çok uzağındadır.

Bir Konuşabilse…’de kendisini ait olmadığı bir hayatın ortasında bulan, çevresine olduğu kadar kendine de yabancılaşmış bir adamı oynayacaktır. Yıllar sonra perdeye taşıyacağı o yabancılık duygusunun içinden, o gün kendisi geçmektedir.

Bir gün Bugün Aslında Dündü’de aynı sabaha tekrar tekrar uyanacaktır. O günse ertesi sabah, henüz uzakta duran bir ihtimalden ibarettir…

Murray, tarladaki genç kadının önünde pek fazla imkân bulunmadığını düşünür. Çalışmaya gitmektedir ve onu uzun, yorucu bir gün beklemektedir. Buna rağmen güneş doğmaktadır. Yeni bir gün başlamış, hayat ona bir kez daha deneme imkânı vermiştir.

Tam o anda, kendi hayatına da aynı yerden bakar Murray:

“Ben de bir insanım; güneş her doğduğunda benim de bir şansım daha var.”

Ama tablo ona “Her şey düzelecek” dememiştir. Böyle ucuz bir vaadi yoktur.

Genç kadının hayatı bir kuş sesiyle değişmeyecektir. Önündeki uzun çalışma günü ortadan kalkmamış, emeğin ağırlığı hafiflememiştir. Güneşin doğması hayatının koşullarını değiştirmeyeceği gibi tarla kuşunun ezgisi de dünyayı bir anda daha adil, daha yaşanır bir yer kılmayacaktır.

Kadın yalnızca bir anlığına durmuştur.

Başını kaldırmış ve hayatın bütün ağırlığına rağmen hâlâ sürmekte olan bir şeyi duymuştur.

Murray’nin o gün tutunduğu dal da budur: Hayat değişmemişti ama henüz bitmiş de değildi.

“Gün henüz başlıyordu.”

Peki aynı tabloyu başka bir gün görseydi yine aynı şeyi hisseder miydi? Sahnedeki o başarısızlıktan önce ya da yıllar sonra, artık şöhretin ne olduğunu bilen bir oyuncuyken aynı resmin karşısında dursaydı?

 

Tesadüf, zaman zaman sanatın yaratımına karışır; ama belki asıl tuhaflığı, eserin kaderine de sızabilmesidir. Bir eser, hangi hayatın hangi ânına düştüğüne göre bambaşka bir anlam kazanabilir. Bütün mesele, eserin, insanın ve doğru anın aynı noktada buluşmasındadır.

Çünkü hiçbir esere boş bir zihinle bakmayız. Yanımızda kayıplarımızı, korkularımızı, hayal kırıklıklarımızı ve bazen kendimize bile söyleyemediğimiz ihtiyaçlarımızı getiririz. Eser aynıdır; fakat ona yönelen bakışın içinde bütün bir hayat vardır.

Bu yüzden bir başyapıtın önünden hiçbir şey hissetmeden geçebilir, daha önce defalarca gördüğümüz bir görüntüde bir gün ansızın bize dokunan bambaşka bir anlam bulabiliriz.

Bir sanat tarihçisi Breton’un bu tuvalinde, gerçekçilik ile idealizasyon arasında kurulmuş 19. yüzyıl köylü imgesini görebilir. Bir başkası genç kadının emeğine, bir diğeri şafağın kırılgan ışığına takılabilir.

Jules Breton bu resmi, bir gün Bill Murray’nin karşısına çıkıp ona yaşamak için bir neden versin diye yapmamıştı. O, toprağa bağlı hayatlara, gündelik emeğin sessizliğine ve o hayatları taşıyan insanlara bakıyordu. Tarla Kuşunun Şarkısı ise yıllar sonra, hiç hesapta yokken yılları aşıp Bill Murray’nin uçurumuna köprü olacaktı.

Bill Murray, o gün o resimde kendi ertesi sabahını gördü.

Fakat Breton’un dünyasına yolu düşen tek kırılgan hayat Bill Murray’ninki değildi.

Ondan neredeyse bir yüzyıl önce, henüz ayçiçeklerini, yıldızlı geceleri ve sanat tarihinin hafızasına kazınacak o benzersiz sarıları resmetmemiş başka bir genç adam da Jules Breton’un izini sürüyordu.

“Vincent van Gogh.”

1880 yılında Van Gogh henüz bizim bildiğimiz Van Gogh değildi. Borinage’daki dinî görevi sona ermiş; düzenli bir işi, parası ve önünde açıkça görünen bir geleceği kalmamıştı. İnanç ile sanat, yoksulluk ile kendine bir yön bulma arzusu arasında savruluyor; Millet ve Jules Breton gibi, köylülerin ve toprağa bağlı hayatların peşine düşen ressamlara giderek daha büyük bir hayranlık duyuyordu.

Bir çıkış yolu bulmak, yaşayan bir ressamın dünyasına yaklaşmak, belki de kendi hayatının mümkün biçimlerinden birini görebilmek umuduyla Belçika’dan Fransa’nın Courrières kasabasına doğru yola koyuldu.

Cebinde yalnızca on frank vardı. Parası tükenince yürüdü. Yol boyunca çizimlerini bir somun ekmekle takas etti. Son üç geceyi açıkta geçirdi; bir gece terk edilmiş bir vagonda, bir gece odun yığınının arasında, bir gece de samanlıkta uyudu.

Ve günler sonra Jules Breton’un atölyesine ulaştı.

Ancak karşısında hayal ettiği o sıcak, davetkâr sanatçı sığınağını bulamadı. Yeni tuğlalarla örülmüş, fazlasıyla düzenli yapı ona soğuk, katı ve erişilmez göründü.

Kapıyı çalamadı.

Bunca yolu Breton’a ulaşmak için gelmiş, tam eşiğine vardığında içeri girmeye cesaret edememişti.

Yolculuk yine de bütünüyle bir yenilgi değildi. Van Gogh dönüşünde yorgun, ayakları yara içinde ve melankolikti; ama yol boyunca tarlaları, işçileri, kömür madenlerini ve günün sonunda yeraltından çıkan yorgun madencileri görmüştü. Kendi sözleriyle, yoksulluğun sert gerçekliği içinde insan “bambaşka bir gözle görmeyi” öğreniyordu.

Breton’u görememişti belki.

Ama Breton’un resmettiği dünyaya en içeriden bakmıştı.

Ve tam da o yıl, bütün bu başarısızlıkların ve arayışların arasından yavaş yavaş başka bir yol beliriyordu:

“Ressam olmak”

İdolünü bulamamış ama kendi ayak izlerini keşfetmişti.

Üstelik Van Gogh, 1880’de Breton’un kapısına kadar yürüdüğünde Tarla Kuşunun Şarkısı henüz yapılmamıştı bile. Breton o resmi dört yıl sonra, 1884’te yapacaktı.

Beş yıl sonra Breton bir kez daha çıktı karşısına; bu kez bir dergi sayfasının içinden.

Van Gogh, “L’Illustration” dergisinin 1885 Paris Salonu’na ayırdığı özel sayıda Tarla Kuşunun Şarkısı’nın bir reprodüksiyonunu gördü. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektupta eseri anıyor ve ne kadar güzel bulduğunu söylüyordu.

Bir zamanlar kapısına kadar gidip ulaşamadığı ressamın dünyası, bu kez kâğıt üzerinde kendisini bulmuştu.

İşte tam burada iki farklı yürüyüş birbirine bağlanır.

Biri bir sanatçıyı aradı; yolun sonunda kendi yönünün izlerine rastladı.

Diğeri hiçbir şey aramıyordu; ama bir resim gelip onu buldu.

Hayat da biraz böyle işler. Kimi zaman aradığımız şeyin peşinden gideriz; kimi zaman ihtiyacımız olan şey, yılları, ülkeleri ve başka hayatları aşarak gelip bizi bulur. Belki tesadüfün en tuhaf yanı da budur: Yola neden çıktığımızı bilebiliriz; ama yolun karşımıza ne çıkaracağını asla.

Sanat da bu tür tuhaf karşılaşmaların en güçlü alanlarından biridir. Sanatçı eserini tamamlar; ama onun bütün anlamlarını tek başına tayin edemez.

“Il Postino” filminde Mario Ruoppolo’nun dediği gibi:

“Şiir onu yazana değil, ona ihtiyaç duyana aittir.”

Sanat eserleri için de benzer bir şey söylenebilir. Bir eser, karşısına geçen her bakışta yeniden kurulur. Sanatçı kendi payını bırakır; gerisini ona bakan göz, kendi hayatından getirdikleriyle tamamlar.

Sanat eserlerinin ikinci hayatı tam da burada başlar: Aynı görüntünün, başka hayatlarda bambaşka bir anlam bulduğu yerde…

Ama kimi eserler bununla da yetinmez. İnsan o ihtişamın karşısında yalnızca bakan kişi olarak kalamaz; bir noktadan sonra bakışın yönü tersine döner

Rainer Maria Rilke’nin “Arkaik Apollon Torsu” adlı şiirinde de tam böyle sarsıcı bir karşılaşma var.

Şair, başı eksik antik bir torso karşısındadır; fakat tuhaf biçimde bakış hâlâ oradadır.

Dizeler ilerledikçe bakış tersine döner. İnsan artık esere bakan değil, onun tarafından görüldüğünü hisseden kişidir.

Rilke bunu bir dizede şöyle dile getiriyor:

“Çünkü orada seni görmeyen hiçbir yer yoktur.”

Ve ardından, bütün bu karşılaşmayı tek hamlede insanın kendi hayatına çeviren o sert cümle gelir:

“Hayatını değiştirmelisin.”

Ama insan hayatını değiştirebilmek için önce onun hâlâ değişebilir olduğunu görmeye ihtiyaç duyar. Bir resim, bir şiir, bir ses, hiç hesapta olmayan bir karşılaşma, çıkılan bir yol… Hiçbiri hayatımızı bizim yerimize değiştirmeyecektir elbet; ama karanlığın içinde hâlâ başka bir ihtimal bulunduğunu gösterebilir.

Bizi asıl yoran gelecek günlerin kendisi değil, bütün bir geleceği aynı anda omuzlama telaşımızdır. Oysa hayat hiçbir zaman bütün ağırlığıyla önümüzde durmaz; bize her seferinde yalnızca yaşanacak tek bir anını sunar.

Bazen yola devam etmek için de bundan fazlası gerekmez. Bütün ömrü bir anda taşımak değil, yalnızca önümüzde duran zamana varabilmek.

Yalnızca ertesi sabahı seçebilmek…

Öyleyse, tüm o bilinmezliğin ortasında, yarının ne getireceğini çözmek zorunda olmadan; bütün mümkünlerin kıyısında…

Hadi!,

Bir gün daha…

 

İlkay Songur