Yolun sessizliği içinde yürümeye devam ettim. Günler süren yürüyüşün son gününde, sarı okları takip ederek sabahın erken saatlerinde yola çıktım. Yağmur yağıyordu. Kasabanın dar taş sokakları henüz sessizdi. Uzaklardan yazıyorum bu satırları. Bir hasretin yamacından. Yamaçtaki o ağacın altındayım....

Yine sessizdi Gülsüm, arabaya bindi. Bütün gürültüler arkada kalmıştı. Yavru kedileri düşündü, aç kalacaklar diye üzüldü. Onları çok özleyecekti. Belki gittiği yerde de bulurdu bir kedi ya da bir salyangoz, hatta belki bir kelebek. Çıkıp dolaşırdı yine....

İşte bu derinlik meselesini, farklı yerlerden farklı görünme biçimini, hacme bürünme konusunu aşağıda vereceğim örnekle ’’bir tür kamu hizmeti olarak’’ bu yazıyı okuma zahmetine katlananlara sunuyorum. Bakalım farklı yerlerden farklı görünümler olabiliyor muymuş?...

Her şey dün başlamış gibi kurdum kahvaltı sofrasını; peynir, zeytin, salatasından omletine, masasının bir başından diğer başına, maaile oturacak gibi dizdim içi dolu tabakları. Baktım, bir avuçtu; masanın üzeri bir başından diğer başına bir adımda gidiyordun. Duvarda asılı düğün fotoğrafına baktığımda bir adımda gelmiştik bugünlere....

Burada her şeyin adı Ayşen'dir. Odalar gözden geçirilecek, kahvaltılıklar hazırlanacak, müşteriler karşılanacak… Belki günde yüz kere adımı söyler ama bir kere bile “Nasılsın?” demez. Sahi… Bunu nasıl başardım? Hem her şeyde olup hem hiçbir yerde olmamayı....

Gece yatağa yattığımda uykuya çabuk daldım. Rüyamda çocukluk odamdaydım. Dolabın içinde saklandığım günlerden biriydi. İçerideki yükselen seslerden kaçmıştım. Dolaptan çıkmak için hamle yaptığımda kapı açılmadı....

O son gün, akşamüstü evden çıktığında kapının önündeki kırmızı arabayı, Ekrem’i görünce önce şaştı sonra korktu. Ekrem yumuşak yumuşak konuşarak ama sıkı sıkı tutup sertçe arabaya bindirerek Zarife için zamanı durdurdu. Zarife’nin sesi çıkacak gibi olduysa da sustu....