01 Eki Soner Yağışan
Özlemek
Gitti o ince, sevgi dolu, ak eller, zamanın dişlerinde ufalandı....
Gitti o ince, sevgi dolu, ak eller, zamanın dişlerinde ufalandı....
“Sayın seyirciler, dün akşam saatlerinde İstanbul’da, Gülsuyu Mahallesi, Dereboyu Sokak’ta üç katlı ahşap bir evin çatısında çıkan yangın kısa sürede bütün binayı sardı. Evde kimsenin bulunmaması büyük bir faciayı…”...
Genç adam, sobanın karşısına oturduğunda önce elleri hatırladı. Babasının ellerini…...
Öğle yemeğinden çıkıp, arkadaşlarla çay içmeye geçiyordum. Telefonum çaldığında tanımadığım bir numara olduğunu görünce bir an açıp açmamakta tereddüt ettim....
Yemek odasının sessizliği, mutfaktan gelen radyonun sesiyle ince bir çizgi gibi ortadan ikiye yarılmıştı. Bir yanda bir anne, diğer yanda olmayan bir babayla o babanın biricik kızı vardı. Onun kızı. Canparesi. Bir tanesi....
Öyle ya, zaman konuşur dilini tutmadan avuçladıkça yaralarımızı bir kalbe sığmadan geven otları dolaşır ayaklarımız altında bir diken baş verse kanayan yanımızdan,...
Bu yazıya nereden başlayacağımı bilmiyordum. Saraybosna’da insanı ilk karşılayan ne binalar ne de sokaklar. Şehrin yamaçlarına sessizce dizilmiş beyaz mezar taşları…...
Bir adam yürüyor Chicago sokaklarında. Henüz kimsenin tanımadığı, gencecik bir oyuncu. Birkaç saat önce sahneye çıkmış ve berbat bir performans sergilemiş....
Eğer bir tesadüf ısmarlayabilseydim, Kitapların içinde Zamanı unutabileceğim Bir sahafı seçerdim....
Postacı Mustafa, omzundaki eskimiş deri çantası ve çocukluğundan beri yanından hiç ayırmadığı mavi cam misketiyle umutları, özlemleri ve kimi zaman da acı haberleri kapı kapı taşırdı....