Uyandım, gözlerimi tava diktim. Bir karaltı göz kırptı, göz kırptım. Omuzuma düştü. Sağdan sola, soldan sağa geçti; durdu. Saat 9, Manifaturacı Remzi kapının kilidini kıvırmıştır. Kahvaltımı bile yapmadan düştüm yola. Girdim, bakındım, bakındım, döndüm bir daha bakındım....

Yürürken gölgeler düşüyordu üstüme. Atlaya atlaya geçtim üzerlerinden alaca karanlıkta. Bir sokak lambası bozulmuş. Göz kırpar gibi yanıp sönen ışığı; beyaz lekeler atıyor, alacalı karanlığa. Acelesiz yürüyorum, ellerim ceplerimde değil. Henüz yerin altına gömülmemiş çöp kutuları, leş gibi kokuyor....

Güm. Güm. Rıza bir müddet bekledi ancak kapıyı açan olmadı. Tekrar, güm. Güm. Anahtar taşıma âdeti yoktu Rıza’nın. "Zarife! Aç hele, ben geldim. Bugün işim erken bitti." İçerden tıkırtı dahi gelmiyordu. Daha sert vurdu Rıza bu kez. Güm! Güm! İtti ancak kapı içeriden sürgülüydü....

Çok sıcaktı hava, öyle sıcaktı ki ufka baktığımda görüntü titreşirdi. Sarı sıcak zamanlardı. Çok gençtik daha, üç ay olduydu evleneli. Öyle pat diye everiverdiler beni. Kimdi, neciydi, nasıl oldu hiç bilmeden, öylece. Sanki yangından mal kaçırır gibi. ...

Bir gece vaktiydi. Gökyüzünde parıldayan yıldızlar geceye göz kırpıyordu âdeta. Zühre, yüreğinde sevda yeli, ellerinde inatçı karadut lekesiyle gökyüzüne bakıyordu. O an bir karar vermeliydi. Ya sevdiğinin elini tutup gidecek, ya da burada kalıp kaderine razı olacaktı....

Mayıs ayının serin bir gecesinde ayın ve yıldızların tüm çıplaklığıyla karşısında durduğu balkonundan dışarıyı izliyordu, genç kadın. Üzerinde kendisini güvende hissetmesini sağlayan ince pamuklu bir pike ve saçlarını usulca okşayan rüzgâr vardı. Bu durum, ona annesini anımsattı....

Ortalama üç yüz beş yüz sözcükle idare edilen "günlük konuşmanın" en büyük kaybedenleri, birden fazla anlam taşıyan sözcüklerden başat anlama mahkûm olanlardır. Zaman içinde diğer anlamlar neredeyse kaybolur ve artık hatırlanmaz....