Nur Kramer
İnsan Aynı Yere Neden Döner?

Portekiz’den merhaba.

Şehrin gürültüsünden ne zaman bunalsam yolum dağlara düşüyor. Bu kez, yol beni Douro Uluslararası Doğa Parkı’nın sarp kayalıklarına getirdi. Miranda do Douro yakınlarında, köylerin ve meşe ağaçlarının arasından geçen patikayı izleyerek São João das Arribas seyir terasına ulaştık. Douro’ya üçüncü kez geliyorum. Bu patikayı ise ilk kez yürüyorum.

Yüzlerce metre aşağıda Douro Nehri akıyor. Kayalıkların üzerinde akbabaların gölgeleri sessizce daireler çiziyor.

Ürkütücü…

Büyüleyici…

Sarsıcı…

 

 

İlk baktığımda o sarp kayalıkların üzerinde süzülen bu devasa kanatları kartal sandım. Zihnim, o büyüleyici manzaraya hemen tanıdık ve asil bir isim yakıştırmak istedi belki de. Fakat öğrendim ki onlar kartal değil, akbabaydı. Bu krallık, yaşamla ölümün o ince sınırında süzülen akbabalara ait.

Elimdeki harita burada bitiyor, kayalıklara oturur oturmaz içimdeki yol başlıyor. Burada zaman yavaş akıyor. İnsanı hızla kendine getiren bir yavaşlık bu.

Sessiz…

Dingin…

Hafif…

Sonsuz…

Sana bu mektubu; rüzgârın ve nehrin kayaları oyduğu, zamanın ise akmayı unuttuğu sonsuz bir yerden yazıyorum.

Yaşamın kıyısında oturuyorum. Ayak uçlarımda uçurum asılı. Gökyüzü elimden tutuyor. Bir ağacın dalı gölgesini omzuma koymuş. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Belki birkaç dakika… Ama sonsuzluğun zamanı farklı. Sanki çok uzun zamandır; belki de kendimi bildim bileli burada, bu kayanın üstünde gibiyim. Buradaki manzara dünyaya daha başka türlü bakmayı öğretiyor. Bakışlarım Douro’nun kıvrımlarıyla birlikte ileri akıyor. Nehirler hep ileri gider ama insanın bakışı, nehrin kıvrıldığı yerde ileriyi göremediğinde takılıp kalır. Bakışımın takıldığı o yerde geçmiş beliriyor.

Douro’nun geçmişte bıraktığım başka bir kıyısı: Pinhão Tren İstasyonu…

Kaçırdığım tren…

Benim Douro seyahatim aslında o gün, o istasyonda başlamıştı. Kaçırdığım bir trenle, yani bir “gecikmeyle”.

Birkaç yıl önceydi. Douro Nehri’nin yanından akarak geçtiği Pinhão kasabasının verdiği rehavete kapılıp dünya zamanı unutmuştum. O gün istasyona vardığımda tren çoktan gitmişti. İstasyon bomboştu. Ahşap bir bankta oturup istasyonun mavi-beyaz azulejo panellerine uzun uzun bakmıştım. Tıpkı şu an Douro Nehri’nin mavisine baktığım gibi. O fayanslarda Douro’nun bağ bozumu hikâyeleri, nehirde yelken açan geleneksel Rabelo tekneleri işlenmişti. Zaman, mavi-beyaz azulejo panellerinin üzerine düşen bir asma yaprağının gölgesinde ağır ağır akıyordu. Tıpkı şu an bu kayalıkta olduğu gibi…

O gün treni kaçırmasaydım; o fayanslardaki işçilerin yüzlerindeki çizgileri, asma yapraklarının damarlarını, zamanın o seramikler üzerinde bıraktığı o güzel çatlakları —yani yaşanmışlığın o ilk izlerini— asla fark edemeyecektim. Ve o gün treni kaçırmasaydım, Douro’ya tekrar dönmeyecektim.

İnsan hep bir yanılgı yaşıyor. Uzaktan gördüklerimiz yakından bakınca farklılaşıyor. Bazen de tam tersi oluyor; insan bir şeyden ancak yeterince uzaklaştığında onun gerçeğini, ruhunda bıraktığı izi netleştirebiliyor. Bir şeyi tüm detaylarıyla görebilmek için uzaktan bakmak gerekiyor.

Bazı yollar tek seferde tamamlanmıyor. Tıpkı o tren gibi… Pinhão’da o gün kaçırdığım buharlı treni bir yıl sonra nehre ikinci gidişimde, Régua tren istasyonunda yakaladım. Bir manzarayı sadece “görmüş olmak” için değil; içimde yarım kalmış bir duygunun, o kaçan anın peşinden gittim. Lokomotif körüklerinden çıkan dumanlar vadiye yayılırken Douro Nehri sanki içinden üzüm geçen bir ırmak gibi yanımızda uzanıyordu. Régua’dan kalkan tarihi tren, Pinhão’da mola verdiğinde zaman yeniden durmuştu; eski bir dosta sarılır gibi sarılmıştım, dünyanın en güzel istasyonlarından biri olan Pinhão tren istasyonuna. Asma yapraklarının gölgesi oynaşıyordu, mavi-beyaz azulejo panellerinin üzerinde. Sanırım o da beni tanımıştı.

İnsan aynı yere neden geri döner? Bu soruya cevap olan sorumu biliyorsun artık. Gezip görmek mi, gezip hissetmek mi? Artık biliyorsun, yol benim için yalnızca bir yere gitmek değil. Bir duygunun içinden geçmek… Bir yere varmaktan çok, yeni bir bakışa ulaşmak… Haritaların bizi götürdüğü yerler bellidir, beni daha çok haritaların bittiği o belirsizlik çizgisi çekiyor. Zira bir coğrafya, ancak haritanın çizgileri bittiğinde kendi derin izini bırakmaya başlıyor insanın ruhunda. Gezip görmek gözün işidir, gezip hissetmek ise ruhun.

Görmek dünyayı tanımaktır dostum, hissetmek ise o dünyanın içinde kendini bulmak. Tutamıyorsun, fotoğraflayamıyorsun ama ruhunda bir yerleri kalıcı olarak değiştiriyor. Geriye döndüğünde gördüğün yerler arkanda kalıyor ama hissettiğin nehirler seninle geliyor.

Şimdi Douro’nun bambaşka bir yüzündeyim.

Miranda do Douro kayalıklarında gözüm yine bir gölgeye takılıyor. Bu kez mavi fayansların üzerine düşen bir asma yaprağı değil… Gökyüzünün asıl sahipleri olan akbabaların kayalıklara bıraktığı devasa kanatlarının gölgesi.

Burada, sarp kayalıkların üstünde otururken o treni bakışlarımla yakalıyorum. Mesafe açıldıkça, zaman geçtikçe içimdeki o an daha da netleşiyor. Yine de insan ne yaparsa yapsın, bakışları Douro’nun sonsuzluğa akışına yetmiyor. Hayatta bazı şeyler hep kaçıyor. Tam yakaladığımızı sandığımız anda nehir bir kıvrımın arkasında kayboluyor. Bakış o kıvrımda takılı kaldığında, zihnin ya geçmişte kaçırdığın bir treni yakalıyor ya bir soruya cevap buluyor ya da arkada kalan kıvrımda yeni bir iz beliriyor.

Bazen insanın hayatında en derin izi, kendisini hiç göstermeyen somut olmayan şeyler bırakıyor. Belki de hayatımızı varlıklar değil, o varlıkların bıraktığı boşluklar ve yankılar şekillendiriyor.

Tıpkı gökyüzünde daireler çizen akbabalar gibi…

Mavi fayansın üstüne düşen asma yaprağının gölgesi…

Omzumdaki meşe ağacının dalının gölgesi…

Kanyonun derinliklerinden yükselen o belirsiz ses…

Yüzümü yalayıp geçen rüzgâr…

Beni buralara kadar getiren yol…

Ve kayalıkların üzerinde ağır ağır dolaşan şu kara gölgeler…

Hepsi görünmeden, sessizce dokunuyor insana. Ruhumuza silinmez izler kazıyorlar.

Portekiz’de öğrendiğim bir kelime var: Saudade. Daha anlamını bilmeden bu kelimeyi ses olarak çok sevdim. Anlamını öğrendiğimde ise niye sevdiğimi anladım. Bizim toprakların o kadim “hasret” kelimesine benziyor. Ama saudadenin daha derin bir anlamı var.

Hasret, kavuşma ihtimalini içinde taşır; gözü hep yoldadır. İç yakar ama umut saklıdır.

Saudade ise, o yolun bir daha hiç tamamlanmayacağını bilerek yürümek… Yokluğu taşımak değil, yoklukla yaşamayı öğrenmek demek.

Gidenlerin ardından insanın içinde kalan, hiç çıkmayan o görünmeyen iz…

Bir treni kaçırmanın hüznü de saudade’ye dahil, o treni bir yıl sonra bulmanın coşkusu da.

Belki de bu yüzden içimdeki o görünmeyen izlerin peşinden aynı nehre, aynı akışa üç kez döndüm.

Uçurumun kenarında gün batarken satırlara akbabaların, meşelerin ve geçmişin gölgeleri düşüyor. Yüzlerce metre aşağıda Douro, arkasında nehre teslim olmuş devasa yarıklar bırakarak akıp gidiyor. Tıpkı zamanın ruhumuzda bıraktığı silinmez izler gibi.

Mektubumu burada bitirirken sırt çantama coğrafyaların ötesinde bir duygu koyuyorum: Saudade.

Haritaların bittiği yerden, kaybolmayan izlerle…

Nehirler hep ileri akar.

Hasretle…

Nur Kramer

 

 

Tags: