Nalân Çalışkan
İnce Sızı

 

Zil bugün için okulun bittiğini duyurdu. Yeşim okul bahçesinden çıkmak üzereydi ki yanına 9.sınıflardan biri geldi. Sivri dili ve kavgacılığıyla okulda kendisini tanımayan yoktu.  “Yeşim Abla, şu kadın seni çağırıyor” dedi kız. Dövdüğü kızlardan birinin annesi kavgaya geldi sandı. Analarına güvenip diklenen çok oluyordu. Güvenlik kulübesinin dışında bekleyen kadının sarı saçlarını, güneş gözlüklerini, şık bluzunu, kalem eteğini, incecik topuklu ayakkabılarını süzdü. Bu mahalleden değildi. On yedi yaşın gözünü budaktan sakınmayan cesaretiyle yürüdü. Tam karşısında durdu. Kadın gözlüklerini çıkarıp ıslak gözleriyle ona baktı. Birkaç kez yutkundu. Yanlarından bir sel gibi öğrenciler geçiyordu. Dik dik sordu: “Ne var?” Kadın boğazını temizledi. “Yeşim, ben…” dedi çatallaşmış bir sesle. Tekrar denedi: “Ben Gül. Annen.”

Yeşim her şeyle baş edebilirdi. Mahalledekilerin ayıplayan bakışlarıyla, babaannesinin yasaklarıyla, babasının onu yok saymasıyla, dedikodularla, ondan umudunu kesmiş öğretmenlerle… Ama bununla nasıl savaşacağını bilmiyordu. Aklı erip soru sormaya başladığında babaannesi “öldü bil” demişti. O da hayalinde annesine bir cenaze töreni düzenlemiş, onu mezara indirmiş, üzerine toprak atmış, başına da bir mezar taşı dikmişti. Şimdi annesi o mezardan çıkıp kanlı canlı karşısına dikilmişti. Kıpırdamadan durdu. Dünya bir anda buza kesmiş, o da donup kalmış gibi durdu.

Kadın sarıldı. Baharatlı bir parfüm kokusu doldu burnuna. “Gel,” deyip sokağın başındaki çocuk parkına götürdü onu. Bir robot gibi yürüdü. Gitmeyebilirdi. Elinden kurtulur, arkasına bakmadan eve koşabilirdi. Annesini yeniden gömer, bunu bir rüya sayar, birkaç güne unutabilirdi. Yeterince derdi vardı. Bir taneye daha gerek yoktu. Ama kendisini bile şaşırtan bir uysallıkla gidip banka oturdu. “Meslek lisesinde mi okuyorsun?” “Evet.” Erkeklerin olduğu okula göndermezler beni demedi. “Kaça gidiyorsun?” “10.” Bir sene sınıfta kaldım demedi. “Taşınmışsınız.” Başını salladı. Senden kaçıyoruz demedi. “Baban evlendi mi?” “Hayır.” Bu ihtimali düşünmemişti bile. Aynı evde yaşayıp günlerce görmediği babası gözünün önüne geldi. Babası gülmez, konuşmaz, öfkelenmezdi. Ruhu çoktan öbür tarafa geçmiş de bedeni bu dünyada unutulmuş gibiydi. Hiç yüzüne bakmazdı. Yeşim ısrarla gözlerini buluşturmaya çalışınca da dipsiz bir kuyuya benzeyen gözlerini alır arkasını döner giderdi. Babaannesi, “Annen olacak o kaltağa çok benziyorsun da o yüzden seni görmek istemiyor,” diye açıklamıştı.

Yeşim cevap verirken hep uzaklara bakmıştı. Başını dik tutmuş, sesinin sert çıkmasına dikkat etmişti. “Bana kızmışsındır. Haklısın da… Kim bilir neler anlattılar hakkımda.” Sesi titriyordu. Minik çantasından bir sigara çıkarıp yaktı. Oo Marlboro. Yeşim’in canı çekti. Ama bir yabancıdan sigara isteyecek değildi. Derin bir nefes çekti sigaradan. Pembe rujun izi filtreye çıktı. Tütün ve kâğıt incecik bir alevle tutuştu. Küller uçuştu. “Gençtim, çok gençtim. Senden belki bir iki yaş büyüktüm.” Bu hikâyeyi dinlemişti Yeşim. Babaannesi “duramadı” demişti. “Beşikteki sen bile onu durduramadın. Bir kırmızı motosiklete, iki tatlı söze gitti.” “Çok aradım seni taşınmışsınız. Sonra eski bir komşuyla rastlaştık da o söyledi burayı.” İki sokak öteye taşınmışlardı. Ürkek ürkek konuşuyordu. Disiplin Kurulu toplantılarında ifade verirken Yeşim de böyle konuşurdu. Suçlu olduğunu elbette bilirdi ama, başı önünde hafif bir sesle konuşmak daha az ceza almasını sağlardı. Kan çekiyordu demek ki. Sadece gözleri, endamı benzemiyordu annesine.

Gül Yeşim’in gözünün önüne gelen bir tutam saçı okşar gibi tutup kulağının arkasına yerleştirdi. Elini yanağında, çenesinde gezdirip çekti. Yeşim’in içinde papatyalar, güller açtı. Alnı açılınca kaşından alnının bitimine kadar uzanan yara izi ortaya çıktı. Bir leke gibiydi. Fondötenle kapatıyor, saçıyla saklıyordu onu. “Bu nasıl oldu?” “Sobada yanmış küçükken.” Ayağına da inşaat çivisi batmıştı. İnşaatlar serin olur. Çimento ve toz kokar. Yazın orada oynarlardı. İlkokula başlamamıştı daha. Liseye giden bir abiden kaçarken batmıştı. Çenesinin tam altında su çiçeği izi vardı. Çok ateşlenmişti. Babası başında beklemişti hep. Kaşımamak lazımmış. O kaşımak istedikçe babası yavaşça elini yüzünden çekiyordu. Babasının içi geçtiği bir an kaşıya kaşıya çenesindeki su dolu keseciği patlatmış. Hayal meyal hatırlıyor. O zamanlar babası onunla oyunlar oynar, parka götürürdü. Gururla taşıyor bu çiçek izini. Babasının onu sevdiğinin ispatı gibi. Onlar görünmüyordu. Papatyaları, gülleri ve çimenleri ayaklarıyla ezdi zihninde.

Annesi konuşsun istiyordu. Ama bunun için bir şey söylemek, yapmak istemiyordu. “Ben gelirim hep artık. Öğretmenlerle konuşurum. İzin alırım. Gezeriz, alışveriş yaparız, yemek yeriz.” Duraksadı. “Yeşim, bir şeye ihtiyacın var mı?” Bunu söylerken eli çantasına uzanmıştı. Yeşim başını iki yana salladı. Yasak bir konudan bahseder gibi fısıldadı annesi: “Seni evden merak etmesinler.” Okul dağılmış, etraf tenhalaşmıştı. Önce Yeşim ayağa kalktı. Gül sarılıp iki yanağından öptü. “Geleceğim ben,” dedi tekrar. Birbirlerine sırtlarını dönüp yürüdüler.

Eve giderken Yeşim, içinde bir nehir gibi çağlayan neşeyi durdurmaya uğraştı. Parfüm kokusu, sigara içişi, ojeleri, saçını okşaması, sarılması… Ona aitti, annesiydi. Onun için gelmişti. Hep gelecekti. Annesi vardı. Okulda kavga ettiğinde o da diğer anneler gibi gelip öğretmenlerine kendisini savunabilirdi. Karne zamanı “bir puan verseniz hocam” diyebilirdi. O topuklu ayakkabılarıyla koridorda yürürken bütün okul hayranlıkla ona bakardı. Mahalleye bile getirirdi. Ona bazen fısıltıyla, bazen duyura duyura “kahpenin kızı” diyenler görürlerdi. Annesinin nasıl da ona sahip çıktığını, koruyup kolladığını. Ayakları yere basmıyor, gülümsemesine engel olamıyordu.

Biri omzuna pat pat vurdu. Buna hiç ama hiç kimse cesaret edemezdi. Omzuna dokunmak! Kavga sebebiydi. Bir baktı, kendisi. Bugün o kadar olağanüstü bir gündü ki, şaşırmadı. Ona da gülümsedi Yeşim. Sonradan gelen:

“Manyak mısın kızım sen?” dedi. Bu bir soru değildi. Ağzından tükürükler saçarak devam etti. “Kadın hiç olmadı hayatında. Seninle ilgili ne biliyor? Hiç. Ne yemek sevdiğini, saat kaçta uyandığını, sevdiğin rengi, arkadaşlarını?”
“Anlatırım, öğrenir. Annem o kızım.”
“Seni bıraktı alooo, seni bıraktı gitti.”
“Geri geldi ama.”
“Sen de görmemişler gibi peşinden gidip ona yamanacak mısın?”
“Ne alakası var be? Ben kimseye yamanmam.”
“Unutacaksın yani bütün yaptıklarını. Babanın, babaannenin yüzünü yere eğdirdiğini? Konuşman bile hata. Tüküremedin yüzüne.”
“Ne belli onların dediği gibi olduğu. Belki başka türlüydü olanlar.”

 

Yoldan geçenler bu ufak tefek kızın, elini kolunu sallaya sallaya , bağıra çağıra kendi kendine konuştuğunu gördüler.

Nalan Çalışkan