20 Tem Mahinur Çenetoğlu
Kuytu Köşe

Annemin salonunda yerde demirci halısı, biraz havları dökülmüş ama yine de göz kamaştırıcı. Camlar açık, hava henüz kararmamış, salonun bol dantelli perdeleri havalanmış denizdeki dalgalar misali gelip gidiyor. Baharı müjdeleyen kokular doğanın uyanmasıyla vızıldayan sesler evin salonunu doldurmuş. Heybetli bordo renkli koltuklar, büyük avizeler, objeler saray ihtişamında. Antika ceviz masanın üzerindeki örtü yeni koladan çıkmış, tiril tiril.
“Annecim bu takımları mı çıkartayım, hani uzak doğu seyahatinden aldığınız yemek takımını.”
“Yok ayol ne gerek var, sanki misafirsiniz. Şu gündelik porselenleri koyun yeter, onları utanacak bir misafirimiz gelirse koyarız.”
“Kadehler? Kristalleri mi çıkartayım, yoksa normal…”
“Amma uzattın Nâlân, alt tarafı bir aile yemeği yiyeceğiz, koy normal günlük takımları ikide birde bana da sorma be kızım, sanki yabancısın. Tabii bu eve gelmeyeli çok zaman oldu. Ne baktın kaldın öyle? Yalan mı? Hadi, hadi millet acıktı.”
“Peki anne.”
“Nâlân! Önüne bak, bak döktün oraya yemeği. Leke kalacak şimdi canım dantela da.”
“Tamam silerim şimdi.”
“İnanılmaz dikkatsizsin hep de böyleydin zaten, kocan seni boşuna bırakmadı.”
Daha neler anne, o nasıl konuşmak, sakın ağlama Nalan kendine gel, canını acıtmak istiyor senin. Bak kaç yaşında olduğumun bile farkında değil.
“Aşk olsun anneciğim, bu sözünüze çok kırıldım, biliyorsunuz bizim boşanma nedeni…”
“Tamam tamam yine başlama lütfen birazdan da ağlarsın, vallahi bu gece seni hiç çekemeyeceğim.”
“Ağlamam anne, neden ağlayayım ki?”
Bunu söylerken bile burnuma kadar gelen ağlama isteğimi bastırmak için yanağımı kuvvetle ısırmıştım.
“Nereye ayol, bak yine ağladın di mi?”
“Yok yok anneciğim ne ağlaması, elimi yıkayıp geliyorum.”
Kendimi lavaboya attığımda gözümden akan yaşların bir kısmını içime bir kısmını da lavaboya akıttım, aynada gördüğüm hiçbir yaşta hiçbir zaman doyasıya ağlamasına izin verilmeyen Nâlân’dı. Hele de başkalarının yanında. Biz her zaman örnek aileydik, kan kusardık kızılcık şerbeti içtik derdik.
Babam o hafta sonu evde toplanacağımızı ve önemli bir konu konuşacağımızı söylediğinde çok heyecanlanmıştım.
“Babacığım iyisiniz değil mi? Bir sorun yok umarım?”
“Hayır kızım, abin ve ablan da gelecek aile meselesi.” Diyerek her zamanki resmi tavrıyla kısa kesmiş ve telefonu kapatmıştı. Öperim, seni çok özledim falan, bize göre kelimeler asla değildi. Ne de olsa Yozgat’ın asilzadelerindendik.
“Buyur Bey, hadi oğlum…” Annemin hürmetkar sesi, önce elbette babamı ve ağabeyimi sofraya davet etti. Babam masanın baş tarafına her zamanki yerine oturdu. Annem sağına abim de soluna, uzun zamandır bu masada yemek yememiştim annemin yanına oturmak için hamle yaptığımda tabağı masasın ucuna koyup sandalyeyi eliyle içeriye itti. Bir adım geri çekildim, ablama bakarak ‘gel kızım.’ Dedi.
“Nâlân sen köşede otur mutfağa gidip gelmen kolay olur.” Diye de ekledi.
“Neden hep ben köşelerde oturuyorum acaba, hep hizmet etmesi gereken neden ben oluyorum, en küçük kız çocuğu olduğum için mi?” Diye dilimle dişim arasında konuştum. Korkak Nâlân konuşsana diye kendimi ittirsem de bir sandalye boyu bile gidemedim. Kıçımı sandalyenin en ucuna koyarak her an mutfakla yemek masası arası koşacakmışçasına aport da bekledim. Ağabeyim ekmeği bölüp herkese uzattı, bana bakmadan sepeti önüme itekledi. Bu hâlâ mı beni hiç sevmiyor dercesine anneme baktım, annem yine beni görmedi.
Afiyet olsun, elinize sağlık, çok güzel olmuş, lakırtıları bir süre havada uçuştu, sonrasında yine sessizlik.
“Ben diyorum ki…” Annem ilk sözü alarak konuşmaya başlayınca babam ayağa kalkmış çekmeceden eski tapu dosyasını çıkartıp masanın ortasına koymuştu. Annem hışımla bağırdı.
“Haşmet kaldır onu oradan zeytinyağlı barbunya sıçrayacak şimdi, yağ lekeli bir tapu olacak sen de bir alemsin.” Diyerek tapu dosyasını masanın kenarına itekledi
Konu babamın Yozgat dolaylarındaki villasının satışı ve oradan gelecek paranın üç kardeş arasında dağıtımıydı, annem itiraz etti üç değil dört, ben de varım.
“Hanım sen alma bundan bak bu ev zaten seni üstüne.” Dedi babam. Ablam elindeki kadehi masaya koydu gözlerini dikip bana baktı.
“Nâlân sen zaten boşanmanda babamdan alacağını aldın hatırlarsan sana çok yardımcı oldu, oturduğun evi de o aldı. Öyle değil mi?”
“Öyle mi? Tabii öyledir, ben o ara çok sıkıntıdaydım ya abla…”
“Bilmez miyiz aile boyu senin derdinle uğraştık durduk, ne kocaymış ama bırakmamak için götünü yırttın.”
“Kızlar kesin sesinizi!” Diye bağırdı abim, ben zaten bir şey demiyordum ki.
“Ayıp yahu siz hiç akıllanmayacak mısınız? Sen zaten hep böyleydin.” Diye yüzüme haykırdı annem.
“Sen bu evden zırnık alamazsın, aldın alacağını!” diyerek kestirip attı ablam.
“Yooo alırım ölüm hak miras helal demişler.” Annem yüzüme bile bakmadan cevap verdi hemen, “Biz daha ölmedik, senin dilin fazla uzamış hayırdır? Boşanınca bir haller mi oldu sana? Ne oldu söyle bakalım? “
“Bir şey olmadı anne ne olsun, hayatım boyunca size peki diyen bir evlat olmaktan bıkmış olabilir miyim acaba diye sorguladım kendimi.”
Ağzını bile açmayan babam yüzüme en bet bakışlarını atarak sustu. Sonra dosyayı da alarak salonu geçti koltuğa oturdu, arkasından annem ablam ve ağabeyim de sofradan kalktılar beni boşalmış tabaklar, yemek artıklarıyla birlikte masada tek başıma bıraktılar.
Kimseye yaranamamıştım onlar hep buyururlar ben yapardım. Acaba ben evlatlık mıydım? Yoksa birazdan bunu mu açıklayacaklardı? Abimin bakışlarına bak, orda sinsi sinsi ne düşünüyor acaba? Babam da bana bakıyor. Gülümse Nâlân.
“Afiyet olsun. Çayı da demledim birazdan getiririm.” Dedim ortamı yumuşatırım diye.
Ses yok, duymazlığa geliyorlar. Sofrayı toparlayıp tabakları tek tek mutfağa taşımaya başladım.
Beni mi bekliyorlar acaba konuşmaya başlamak için? Yo konuşuyorlar ya işte, gayet de rahatlar. Ablama bak sen demek ben almışım alacağımı öyle mi? E sen de aldın o zaman, oğlan yurt dışına giderken annem sana para vermedi mi? Verdi sanki ben bilmiyorum. Biliyorum tabii. Bu evin eşeği ben miyim acaba? Bana bakıyorlar yine. Annem arkamdan konuşarak geldi, ‘sen de az değilsin ha’ diyor bana, şimdi söylesem mi acaba.
“Annecim siz de ablama para vermediniz mi?”
“Ne parası?”
“Avrupa parası olabilir ne bileyim, ablam oğlanı yurt dışına okumaya gönderdiğinde?”
“Dalga mı geçiyorsun Nâlân?”
“ Yooo öyle olmadı mı?”
“Ablan o paraları bana ödedi.”
“Sahi mi? Hangi parayla, ablam çalışmıyor ki hem döviz bu kadar artmışken…”
Elimden kayan çatallar yere savruldu, onları toplarken Annem musluğun başında akan suya konuşuyordu benimle değil de suya derdini yanar gibiydi. Varlığımın ya da yokluğumun farkında bile değildi.
“Zamanında dedim ben bu adama, almayalım bu kızı dedim ama beni dinleyen kim, hem sakar hem nankör al işte başımıza bela olacak şimdi.”
Kapının önünde duruyordum, önce gözüm, sonra elim misafirler için ayrılan yemek takımının en büyük parçası olan çorba kasesine takıldı. Annemin bana kıydığı ama hiçbir eşyasına kıyamadığı bu evde, incecik porselen bin bir parça olmuş, mutfağın tabanına kocaman bir leke gibi yayılmıştı. İçimdeki özgürlük duygusuyla dudağımın kenarına yerleşen gülümsemeyi hiç kimse fark etmedi.
Tuvalete geçtim, aynaya gözlerimi dikip konuşmaya başladım. ‘Bu yaşıma kadar yapılan her türlü haksızlığı bundan sonra reddediyorum, reddediyorum reddettim. Aynaya okkalı bir tükürük savurdum. Gözlerimde çakan ateşle sessiz bir kahkaha atarak tuvaletten çıktım. Tabii ki çıkmadan önce aynayı yine tükürüğümle bir güzel sildim.
Mahinur Çenetoğlu