20 Tem Benan Bilek
Başka Bir Şey

İlk bakışta, yanlış yerleştirilmiş ikinci bir bakış gibiydi. Göz pınarının hemen altında, kirpiğe yakın bir noktada… Sanki gözün kendisi orada çoğalmış; küçük bir, ikinci gözbebeği daha açmıştı. Görmeyen ama bakar bakmaz görülen. Cem’in lekesi.
Doğumhanede annesinin göğsüne yatırıldığı ilk andan beri vardı. Herkes doğum lekesi dese de annesi biliyordu, minik oğlunun yüzündeki işareti. Oğlunun üçüncü gözüydü o. Bilgeliğinin işareti… Cem herhangi bir çocuk olarak doğmamıştı; onun kalp gözüyle buluşan herkesin hayatı, başkalarından farklı olacaktı.
Yakına gelindiğinde şekli değişiyordu lekenin. Duran bir şey değildi; hareketleniyor, eğilip bükülüyor, şekil alıyordu herkese ama herkeste farklı. Karşısındakinin ışığı üzerine nasıl düşerse ona göre değişiyor, her insanda başka bir varlığa dönüşüyordu.
Günseli, Cem’le konuşurken bir anda sustu. Kıvırcık saçlarının arasına sinmiş o anlık titreşim, hâlâ oradaydı; bir hatıra değil de bir alışkanlık gibi.
“Orada bir şey var.” dedi fısıltıyla.
Leke birden siyah bir kelebek oldu. Ağır kanatlıydı ama uçarken hafifliyordu. Cem’in yüzünden ayrıldı, Günseli’nin kıvırcık saçlarının arasına kondu. Siyah kanatlar, renklerle buluştu; maviye, sarıya, yeşile bölündü. Kelebek orada çözülmedi, gökkuşağına karıştı.
Günseli daha sonra o ânı “renklerin sesini duymak” diye anlatacaktı.
Bir başka gün, Mehmet gördü lekeyi.
Ona göre bir deniz kabuğu duruyordu, Cem’in gözünün hemen altında. Küçük, spiral ve ıslak gibi duran bir kabuk… Cem konuşurken kabuk Mehmet’in avucuna düştü. Gerçek bir ağırlığı yoktu ama varlığı vardı. Mehmet kulağına götürdüğünde içinden okyanusun sesi geldi. Çocukluğunu değil, çocukluğunun içinden geçen şeyi hatırlatan bir ses.
Elif, lekeyi sabit bir yıldız gibi gördü. Titreyen, yerinde duramayan bir ışık… Elif saymaya çalıştıkça büyüyen bir şeydi parıltısı ve o gece ilk kez karanlık, korku değil; bir yer gibi hissettirdi.
Cem bütün bunları bilmiyordu. Sadece insanların bakışlarının değiştiğini fark ediyordu. Bir cümlenin ortasında durmalar, gereğinden uzun sessizlikler, göz kaçırmalar… Kimse ona “neyi gördüğünü” söylemiyordu.
“Ben bir şey görmedim.” dedi Günseli bir gün. “Ama bir şey oldum.”
Cem bu cümleyi anlamadı ama leke anlamış gibiydi.
O gece, Cem aynaya baktı. Lekeyi ilk kez bu kadar gördü. Göz pınarının altında, ikinci bir gözbebeği gibi duran o nokta, artık sabit değildi. Hafifçe hareket ediyordu. Leke geri bakmayı öğreniyordu.
“Ben mi bakıyorum, yoksa bana mı bakılıyor?” diye düşündü, Cem. Ayna cevap vermedi, ışık değişti.
Ertesi gün bir kadın, Cem’e çarptı. Özür dilemedi, sadece baktı. Uzun bir bakıştı bu, refleksle başlayan ama bitmeyen.
“Sen…” dedi kadın. Cümleyi tamamlamadı, leke kadının bakışında açıldı. Cem lekenin kendisinde değil, ona bakanda olduğunu hissetti ilk kez.
Cem çocukken bir hastane koridorundaydı. Koridor uzundu, duvarlar beyazdı ama beyazlık sessiz değildi; yankı taşıyordu. Bir kapı açıldı, içeriden ışık çıktı.
Bir kadın Cem’e baktı. Sadece bir an… O an, bakışın kendisinin ağırlaştığı bir yer açtı. Hiçbir şey olmadı. Hiçbir diye tanımlanan bazı şeylerin sonradan büyüdüğünü, o zamanlar bilmiyordu Cem.
Yıllar sonra Cem’in gözünün altındaki leke, o gecikmiş ânın geri dönüşü oldu. Belki de biraz geç kalmış bir bakış.
Cem bunu anladığında şehirde yürüyordu. İnsanlar artık ona uzun bakmıyordu. Bakmamak, bir tür öğrenilmiş hatırlama olabilir miydi?
Cem durdu. Şehir de durmayı unuttuğu bir şeyi hatırladı. Leke genişledi. Bir patlama gibi değil, bir tanıma gibi… Bakışın içinden geçip herkese değdi leke.
O gün, gökyüzü açıktı. Açıklık boşluk değil, doluluktu. Doluluk, yağmur olmaya karar verdi.
Siyah bir bulut oluştu. Ağır, sessiz, yerini bilen… İçinde tek tek düşen şeyler vardı. Yarım kalmış cümleler, geç kalmış bakışlar, söylenmemişler… Ve hiç kapanmamış olanlar…
Şehir yağmurun yağdığını söyledi. Kimse aynı yağmuru görmedi. Bazısı camında gördü, bazısı kaldırımda, bazısı içinde. Yağmur herkese ayrı yağdı, herkesin yağmuru başka oldu. Günseli saçlarını topladı, Mehmet deniz kabuğunu cebinde unuttu, Elif yıldızlara bakmadı.
Cem artık hiçbir yerde değil, her yerdeydi. Leke tek bir bedende kalmamıştı, bakışların içinden geçip çoğalmıştı.
Ve siyah bulut yağmadı sadece, bekledi. Kentin üzerinde öylece kaldı; günlerce, haftalarca, aylar hatta yıllarca. O leke, bakışlar uzadığında düşmeye hazırdı. Görmezden gelenler, susanlar, yok sayanlar yüzünden düşüş tamamlanamadı. Yağmur temizleyemedi lekeyi, leke görenleri; kara bir bulut, öylece kalakaldı.
Benan Bilek