20 Tem Tuba Aras
İkinci El

Yürürken gölgeler düşüyordu üstüme. Atlaya atlaya geçtim üzerlerinden alaca karanlıkta. Bir sokak lambası bozulmuş. Göz kırpar gibi yanıp sönen ışığı; beyaz lekeler atıyor, alacalı karanlığa. Acelesiz yürüyorum, ellerim ceplerimde değil. Henüz yerin altına gömülmemiş çöp kutuları, leş gibi kokuyor. İki kedi çöpten fırlıyor, dişlerine kıstırdıkları artıklarla. Kenara alıp parçalıyorlar yiyeceklerini, yanlarından geçiyorum. İkinci el bir ziyafet… Yolun sonu yokuş, yokuş dik… Ayaklarımı karnıma çeke çeke adımlarımı hızlandırıyorum. Sesim, nefes olmuş yayılıyor sokağa. Naneli sakız atmışım ağzıma, nane kokuyor nefesim. Bir de ayaz… Sesim, nefesim, nane çarpıyor suratıma her adımımda. Bacaklarım yanıyor yokuşun sonuna vardığımda, kaba etimdeki çürükler sızlıyor. Alışkınım. Haber vermedim gideceğim diye, evde yoklar; biliyorum.
Göğü delen bir binada yaşıyorlar. Kim bu insanları bu evlere yerleştiriyor, bilmiyorum. Durup kafamı kaldırarak bakıyorum göğe, yine. Binanın önünde kara bir leke, bir su birikintisi ya da ölü bir şey; üzerine basıp içeri giriyorum. İkinci el ayakkabılarımın büyük gelen boşluklarına çamurlu su doluyor. Arkamda bıraktığım lığ izlerle binaya giriyorum. Onlar iz değil; leke, parlak zemine bıraktığım.
Kat on iki, daire tam asansörün karşısında… Böyle tarif etmişti; ilk gideceğim zaman eve, evin sahibi. Yedek anahtarımı çıkarıp kilidi açıyorum. İlkel insanın ilk hareketlerinden biri, göz diktiği şeyi yakalamak için elini uzatmakmış. Televizyonun tozunu alırken duymuştum. Ben işaret parmağımı kaldırıyorum, parmağın gücüyle kapıyı itiyorum. Hiç gıcırtı yok, içerisi susmuş. Ev halkı, kışlık bir tatil beldesinde buyurganlıklarına devam ediyor muhtemelen. Portmantoya yine bu evin elbise dolabından çıkan montumu asıyorum. Dışına, içine değil artık. Mont, cılız bir deri gibi sallanıyor askıda bana iki beden büyük gelen bedenimden sıyrıldıktan sonra. Ayakkabılarım ayağımda içeri geçiyorum.
Mobilyalar avangart, avizeler kristal, yer halısız ve göz alabildiğince parlak. Beni karşılayan altın varaklı ayna dev gibi. Boydan… Zerrin Hanım, eve girmeden de çıkmadan da bakar kendisine buradan. Şimdi ben karşısındayım. Çamaşır sıkmaktan yamulmuş parmaklarımla saçlarımın bağını çözüyorum. Sevmez Zerrin Hanım açık saç evde, saçları tel tel görmek istemez yerde. Havalandırıyorum saçlarımı, beyaz sabun kokuyor. Evin bütün ışıklarını açıp direkt yatak odasına gidiyorum, koridor boyu duvarları sağlı sollu süsleyen çerçevelerdeki ailenin kahkahaları eşliğinde. Dişleri ne beyaz…
Yatak odasının kapısı kapalı. Hep kapalıdır. Tıklatıyorum:
“Bitti mi işin?”
“Bitti Zerrin Hanım. Çıkıyorum ben.”
“Zehra, dolaptan çilek al. Kaan Bey çok almış, ben sevmiyorum biliyorsun. Kaan Emir’in de alerjisi var. Götür çocuklara yesinler. Çürümesin dolapta, sonra çöp oluyor. Fazla fazla alma diyorum da dinleyen kim?”
Kaan Bey dinlemiyor Zerrin Hanım’ı ama alıyor, hiç durmadan alıyor. Görüyorum. Parmaklarında, boynunda parlıyor, göz kamaştırarak aldıkları. Dolaplarını dolduruyor, yığın yığın alıyor.
Çilekleri Zerrin Hanım’ın minnetiyle birlikte poşete koyup eve götürüyorum. Çocuklar afiyetle yiyorlar, acıyan çilekleri. Ağızları yüzleri kıpkırmızı. Giyiyoruz hafif lekesi olan ama çok kaliteli ikinci el kıyafetleri, küçülenleri; Kaan Emir’in burun kıvırdığı yiyecekleri, afiyetle yiyoruz. Ne merhametli insanlar… Üzerlerinde hiçbir kare leke bırakmadan gümüşlerini daha bir özenle parlatıyorum ben de.
Yatak odasının kapısını açıyorum, tıklatmadan. Oda mis gibi parfüm kokuyor. Cibinlikli yatak jilet gibi. Ben topladım, Zerrin Hanım kırışıklık sevmez. Onun evinde giydiğim ayrı bir forma vardır, ütülü. Prensipleri varmış. Bir derimi soyar, öyle girerim evine. Odasına giriyorum. Tuvalet aynasının önü çeşit çeşit kremler, makyaj malzemesi, parfümler… Pufuna yavaşça oturup yüzüme bakıyorum. Yüzümde kırışıklıklar, lekeler, izler… Gözaltlarım hare hare, yeşermeye başlamış morluğum, iyi. Dudaklarım kurumuş, kabuk kabuk. Hangi krem iyi gelir ki bu yorgun yüze, bilmiyorum. Dokunmuyorum hiçbirine. Masanın üstünde parlak taşlarla süslenmiş takı sandığı. Zerrin Hanım’ın günlük kullanım için elinin altında tuttuğu… Açıyorum, zümrüt yüzüğünü götürmemiş, elmas küpeleri bir köşede parlıyor. Parmağımdaki bakır yüzüğün bıraktığı yeşil lekeye bakıyorum. Suya sokarken ellerimi, çıkarmalı.
Kalkıp çift kapılı elbise dolabını açıyorum. Elbiseler, bluzlar, etekler bir iki bavul dolusu boşlukta sallanıyorlar. Ellerimi sürmüyorum, askıda sallananlara. Yeteri kadar yumuşak değiller. Yan dolabı açıyorum ve işte orada. Ahşap geniş askıda tek başına duruyor. Parlaklığı üzerimde görmek, yumuşaklığı hissetmek istiyorum, gördüğüm ilk günden beri. Zerrin Hanım, görkemli davetlere giyer sadece. Dokundurtmaz kimseye. Kaan Bey’in annesi; torunları doğunca hediye etmiş Zerrin Hanım’a, diğer hediyelerinin yanında. İlk giydiğinde sormuştum gerçek mi diye, bir kahkaha atmıştı. Ne neşeli kadındır.
Bakıma verdiğinde almaya gelen adama sormuştum ben de. Özel dikimmiş, vizonmuş, tam seksen tane vizonun postundan yapılmış. Çok özel bir parçaymış, tekmiş, eşi benzeri yokmuş. Seksen tane cana kıyılmış, Zerrin Hanım için. Çocuk doğurdu diye… Kim bunun değerini biçiyor, bilmiyorum. Geniş askısından kürkü tutup bakıyorum. Avuçlarımın içi terli. Hemen üstüme silip kurutuyorum. Kürkü yatağa serip öylece bakıyorum.
Sonra başlıyorum. Önce yün kazağımı çıkartıyorum, eteğimin beli lastikli; indiriyorum. İç çamaşırlarımla öylece kalıyorum. Elbise dolabındaki aynadan cılız bedenim yansıyor. Üstümdeki her şeyden kurtulduktan sonra, kürkü askısından özenle sıyırıp üstüme geçiriyorum. Seksen tane ölü canla sarmalanıyorum, can alıyorum. Yumuşacık kolların ayalarımda kaymasını hissediyorum. Ne canlı… Etekleri, ayak bileklerimi gıdıklıyor. Bir kahkaha patlatıyorum ki… Etrafımda dönüp iki yakasını birleştiriyorum, avuç içlerimle. Dönüyorum, bakıyorum yansımama; hiç durmadan dönüyorum. Dans etmeyi bilmem de ben. Terliyorum, beyaz sabun kokusunu emiyor kürk. Bir insan için öldürülmüş onca cana da kulluk ediyorum.
Nefes nefese durup, kendime bakıyorum. Yüzümdeki tebessüm, eriyip akıyor yere. Kürkü özenle çıkartıp yatağa seriyorum sonra. İç çamaşırlarımı ve ikinci el kıyafetlerimi giyip elbise dolabındaki aynadan yeni yüzüme bakıyorum. Bir süre… Geniş askısını alıp kürkü asıyorum ait olduğu yere. Dolaba özenle yerleştirip kapağı kapatıyorum. Bir temiz su kovası yapıp evi baştan sona siliyorum sonra. Dizlerimin üstünde…
Tuba Aras