20 Tem Gülnaz Okuyan
Kara Dut

Bir gece vaktiydi. Gökyüzünde parıldayan yıldızlar geceye göz kırpıyordu âdeta. Zühre, yüreğinde sevda yeli, ellerinde inatçı karadut lekesiyle gökyüzüne bakıyordu. O an bir karar vermeliydi. Ya sevdiğinin elini tutup gidecek, ya da burada kalıp kaderine razı olacaktı. Yıllar önce yine böyle bir geceydi. Muhtar Sabri’nin, hanımı Hacer’in sancısı tutmuştu. Köyün yaşlı ve tecrübeli ebe anası Salihe, gece gece söylenerek çıkmıştı yola. Hacer olduğu yerde kıvranıyor, bu yaz vaktinde soğuk terler döküyordu. Sabri, sabırsızlıkla bahçedeki karadutun gölgesinde öylece duruyordu. Sokağın cılız ışığında bir siluet belirmişti. Bu ebe anaydı. Telaşlı ve uykulu bir hâli vardı. Üstüne geçirdiği siyah beyaz entarisi, boyunun kısalığından yerde sürünüyor, bembeyaz saçlarını kapatmak istercesine çekiştirip düzelttiği yemenisi, sımsıkı duruyordu. Yüzünde yılların verdiği yorgunluk okunuyordu. Sabri’nin heyecanı iyice artmıştı. Salihe aceleyle içeri girerken, Sabri, içten içe doğacak çocuğun oğlan olması için dualar ediyordu. Hacer, uzun ve beyaz şiltenin üzerinde alnında boncuk terlerle ve yalvaran gözlerle ebe anaya bakmıştı. Sanki doğacak bebeğin kaderini, ebe ana belirleyecekti. Gecenin sessizliğini bir bebeğin ağlama sesi bozmuş, bir kız çocuğu doğmuştu. Hacer’in ise dudaklarından tek kelime dökülmüştü Zühre…
Sabri, elinde tuttuğu bebeğe öylece bakıyordu. Hayal kırıklığından mı, yoksa utançtan mıydı bu suskunluk? Beyaz kundağına hafiften kan lekesi bulaşmış bebek, usulca uyuyordu. Babasının kulağına okuduğu ismiyle artık Zühre’ydi adı.
Zaman arsız bir değirmen misali döndükçe döndü, aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Zühre gencecik bir kız olmuştu artık. Evlerinin önündeki karadutu pek seviyordu. Karadutun mayhoş bir tadı vardı. Bir de çıkmak bilmeyen lekesi. Zühre, ne zaman yaşlı karadutu silkeleyip yese, yüzü gözü pembe lekelerle dolardı. Gülerdi bu hâline. Onun bu hâlini sadece Selim beğenirdi. Zahireci Kemal’in oğlu Selim. Çocukluk aşkıydı Selim. Zühre’nin güzelliği sadece tüm köyün dilinde değildi, aynı zamanda Selim’in zihninde ve kalbindeydi. Birbirine sevdalı iki yürek bir dut ağacın gölgesinde buluşuyordu. “Zühre’m dedi Selim. Bu dutun lekesi bir başka yakışıyor yüzüne. “ Zühre utangaç bir bakışla baktı. Köy yerinde sevdalık bile utançtı ona göre. “Ya babam duyarsa” diye korktu. Öksüzdü Zühre. Baba otoritesiyle büyüyen her kız çocuğu gibi o da , anne şefkatinden mahrum kalmıştı. Ana kucağının sıcaklığında değil, soğuk, yaylı beşikte dinmişti ağlayışları. Hasta olduğunda anne diye sayıklarken, buz gibi duvarlar sessizce cevap vermişti ona. Hiç mektep yüzü görmese de, kendini anlatacak kadar birikmişti cümleleri. Zihnindeki düşünceler bir çift gözün meşum bakışıyla bölünmüştü. Hemen az ötede birisi, bakışlarını bu genç sevdalılara dikmiş, ayıplayan ve kınayan bir surat ifadesiyle çoktan arkasını dönüp gitmişti. Zühre’nin yüzündeki endişe bulutları Selim’in de dikkatini çekmişti.” Ne oldu Zühre’m” dedi. Zühre, doğru sözcükleri kaçırmamak adına bir çırpıda söyleyivermişti. “Bizi gördüler! “ Zühre elleriyle yüzünü sakladı. Sanki yüzünü kapatsa utancı azalacaktı. “Saklama o güzel yüzünü Zühre’m dedi Selim. Aşkın kusuru da ayıbı da olmaz ki. Daha da cesaretlendi ve tuttu Zühre’nin o narin ellerini “ Alnın ak, yüreğin ferah olsun diyerek uzaklaştı yavaş yavaş. Zühre kendi karanlığındaydı artık. Hangi leke daha masumdu? Görünenler mi yoksa görünmeyenler mi? Hangisi daha kalıcıydı sahi? Korkuyordu ilk defa. Ya kem gözler tertemiz sevdasına bir gölge gibi düşerse? Ya saf yüreğinde onulmaz yaralar açılırsa? Bir cam tıkırtısıyla dağıldı zihnine üşüşen düşünceler. Kalktı, pencereden baktı. Gelen Selim’di ve onu bekliyordu. O gece kaderini değiştirecek kararı vermişti bile…
Gülnaz Okuyan