Serap Dostal
Fotoğraftaki İz

 

“Merhaba Rüya, nasılsın?”

“Teşekkürler, Mina Hanım.”

“İlk seanstan sonra uzun bir zaman geçti ve gelmedin. Telefonda bana yeni bir tetiklenmenden bahsetmiştin.”

“Evet öyle oldu. Bugün onun için karşınızdayım, Mina Hanım.

“Uzan şöyle, derin bir nefes al ve başla anlatmaya o halde.”

“İşten çıkmış, akşam trafiğinin içinde sanki bir canavarın salyalarından kurtulmaya çalışır gibi oradan oraya zigzaglar çizmeye ve bir an önce evime varıp huzura kavuşmak istiyordum. Izdıraplı bir saatin ardından bitik bir vaziyette eve geldim. Kıyafetlerimle beraber üzerime sinen günün ağırlığını çamaşır makinesine tıktıktan sonra evimin kutsal köşesi olan çalışma odasına kapandım. Gecenin huzur verici sessizliğiyle gökyüzüne bakıyordum. Üç yılda bir olan Kanlı Ay tutulmasını izlerken gözüm kitaplığın üstündeki fotoğraf albümlerinin olduğu mavi kutuya ilişti. Annemin yanından ayrılıp tek yaşamaya başladığımda diğer eşyalar ile bu kutuyu da almış fakat o zamandan bu yana, hiç içini açıp bakmamıştım. Hemen masaya indirip kapağını araladım ve gecenin o saatinde kendime, geçmişime yolculuğa başladım.

Albümü elime almış koltuğuma biraz daha gömülmüştüm. Her sayfasında bebekliğimden çocukluğuma zaman hızlıca akıyordu. Çocukluk fotoğraflarımda neşeli günlerden daha çok, hüzün saklıydı ve sanki hep bir şey eksikti.

İlkokuldan başlayıp genç kızlığa evrilen fotoğraflarımda daha önce fark etmediğim bir şey, ilk kez dikkatimi çekti. Ben büyüdükçe izler de artmaya başlamıştı bacağımda. Hiç o şekilde göründüğünü fark etmemiştim. Gayri ihtiyari yanıkların olduğu bacağımı kaldırıp baktım. Masamdaki yeşil çalışma lambasından süzülen ışıkla yüzüm daha da sarardı. Üzerini başka anılarla kapattığım, unutulması güç çocukluğumun çıkmaz sokaklarında; yeniden körpecik bir kız olmuştum. Bir el uzanıp bacaklarımı okşuyor ve ben direndikçe öfkeden delirip kıyafetlerimi çekiştiriyor, sonra kahverengi sehpada içi bir yığın izmarit dolu kül tablasından sigarasını alıyor, hışımla üzerime atılıp emeline ulaşamamanın hiddetiyle beni cezalandırıyor.

“Sus, sana sus diyorum! Ağzını açarsan seni şuracıkta gebertirim. Sadece seni değil, o anan olacak karının da işini bitiririm.”

“Tamam Sadık dayı; sen anneme bir şey yapma, söz sesimi çıkarmayacağım.”

“Ahh!”

“Elimi itersen olacağı bu, bir dahaki sefere yine aynı şey olursa yapacaklarım bununla kalmaz.”

Kesik kesik öksürükleri, anlatmasını güçleştiyordu. Psikolog Mina Hanım;

“Ne hissediyorsun?” dedi.

“Çaresizlik hissi ve korku ile boğazımın kuruduğunu ve bacağımın dağlanma sızısını hissediyorum.”

“Peki, kim bu Sadık?”

“Annemin üvey kardeşi. Adıyla bu kadar uyumsuz bir kişi olamaz herhalde. Babam öldükten sonra ona sığınan annemin bilmem kaç kez aldandığı o uğursuz, ruhsuz adam. Onu hafızamdan silmeye ne kadar da uğraştım halbuki ama sonunda üniversite yıllarında gittiğim bir psikolog çözdü düğümü. O yaşıma kadar, her gece kabuslarımda odamın kapısı kurcalanıyor ve o, iri cüssesiyle üzerime abanıyordu. Aslında içki içmese belki bana böyle musallat olmazdı. Fakat biliyorsunuz ki alkol şişede durduğu gibi durmuyor. İnsanın baskılanmış duygu ve duygu durumları, kontrolden çıkıyor. İçmediğinde gayet normal biri olduğu için değişik davranış bozukluluklarını ona kimse konduramazdı.”

“Ya annen?”

“Annem bir çorap fabrikasında vardiyalı çalışıyordu, özellikle gece işe gidince televizyon izlerken, yemek yerken beni taciz etmeye kalkardı. Babamın vefatından sonra onu sahiplenmiş, evini açmış. İçince sapıtacağını ne bilsin kadın? Kaç defa anneme söylemeyi denedim ama gidecek yerimiz yoktu. Hem bana inanmazsa diyordum hem de onun canını tehlikeye atmak istemiyordum. Zaten o yüzden lise için yatılı okula gitmeyi tercih ettim. O, evden gidene kadar da hafta sonu yanlarına gitmeyip her defasında anneme bir mazeret sunuyordum.”

“Bir defasında ‘Anne, ben bu haftasonu Meral’lerde ders çalışıp onlarda kalacağım.’ diyor, başka zamansa ‘Sınavlarım çok yoğun, o nedenle bu ay derslere çalışmak için okulda olacağım.’ diyordum.”

“Ya sonra, ne oldu?”

“Annem, evde bir gün temizlik yaparken eski günlüklerimi bulmuş ve içimi döktüğüm defterlerden her şeyi öğrenmiş. Bunun üzerine annem çıldırıp üzerine yürümüş üvey kardeşinin o ise gözü dönmüş ablasının delice bakışlarını görünce kapıya koşmuş, kaçacakken bina merdivenlerinden yuvarlanıp kafasını çarpmış ve o anda son nefesini vermiş. O evden çıkmadı ama sonunda cenazesi çıktı. Oh olsun ona!”

Rüya bu sözleri tüm hiddeti ile içindeki irini akıtır gibi söylüyordu.

“Annen peki?”

“Tüm bu yaşanmışlıkları kendi suçu olarak gördü. Beni koruyamadığını söyleyip dururdu. Sonunda   beyni onu korumaya aldı ve her şeyi sildi. Alzheimer oldu. En sonunda beni dahi unuttu.”

Rüya, koltuktan çevik bir şekilde kalkıp doğruldu.

“İşte onun için ben, kadın hakları savunucusu olmayı seçtim ve Avukat Rüya Eryılmaz oldum. Hepimizin hayatında muhakkak üstünü örtmek istediği leke yada bir iz vardır. Çoğu zaman dillendirilemez, işte o insanların hakkını savunmak için avukat oldum.

Yaşananlar unutuldu sanılsa da altta izi kalır. Kimi tende, kimi yürekte, kimi zihinde…Ama en çok da anılarımızda…

Serap Dostal

Tags: