Fatma Maksude Kılınç
Sarı Sıcak

 

Çok sıcaktı hava, öyle sıcaktı ki ufka baktığımda görüntü titreşirdi. Sarı sıcak zamanlardı. Çok gençtik daha, üç ay olduydu evleneli. Öyle pat diye everiverdiler beni. Kimdi, neciydi, nasıl oldu hiç bilmeden, öylece. Sanki yangından mal kaçırır gibi. Nişanda gördüm adamı, bir baktım bizi okula götüren şoför. Biz on iki çocuğu şehre götürür getirirdi bu. Beni beğenmiş, bir de zil zurna âşık oluvermiş. Ben hiç bilmedim, anlamadım. Üniversiteye gitmeyi hayal ederken abimin de fişteklemesiyle geldiler istediler, o akşam nişan takıldı, bir ay sonra da evlendiriverdiler. Yaşım on sekizdi daha. Karşı çıkmam mı hiç, çok karşı çıktım. Ama neyleyim kaçacak yer yok. Sonunda razı oldum. Ah o abim yok mu abim, annem önce kardeşini everelim demiş diye beni attı ateşe. Kocam sakin biriydi. Biraz uyuşuk ama iyi yürekliydi. Kötü davranmadı bana. Kadere bak ki üç ay sonra askere aldılar. Kaçar dururmuş, bi yakaladılar, anında aldılar, asker oldu. Kaldım ortada. Haziran ayıydı. Gitti bu, gözü arkada kaldı ama. Ben de kalakaldım öyle. Anamın babamın evine gidemem, kaynanamgilde de nasıl kalınır bilmem. Azıcık zaman geçti. Geldi temmuz sıcağı. Bağ evinde kalıyoruz görümcem ve iki kızıyla. Kızlardan biri daha bebecik. Üzüm bağlarına bakıyoruz bi yandan, kuş kovalıyoruz, bi yandan da köyden daha serin ya azıcık keyif çatıyoruz. Bebecik bi gün beşiğinden düştü. Anası bi çığlık, bi ağlamak, bebeğiyle öteki kızını da kaptığı gibi traktöre bindi, çekti köye gitti, sağlık ocağına yetiştirecek bebeciği. E analık tabi, haklı kız. Arkalarından bakakaldım, kaldım mı tek başıma bağ evinde. Kafa dinlerim derken, sağ baldırımda bi acı duydum. Bi baktım küçük çıngıraklılardan biri sokmuş, kaçıyor. Ne yapacağımı bilemedim. Tamam dedim, buraya kadarmış. Sağa sola bakındım, kimse yok. Başladım bağırıp ağlamaya. Hareket de edemiyorum zehir yürümesin diye. Orada öyle yere çökmüş bağırıp ağlarken yol tarafından biri geldi. Baktım Recep. Kaynanamın yan komşusu Hanife teyzenin okullu oğlu. Gidip İstanbullarda okumuş da gelmiş dedilerdi. Recep önce konuyu anlamaya çalıştı, yarayı gösterip bi yandan ağlıyorum bi yandan da anlatıyorum. Hemen cebinden bi çakıyla bir de çakmak çıkardı. Çakı dediysem şöyle küçücük bir şey. Çakmakla iyice yaktı çakmağı, sonra eğilip bacağımın ısırılan yerini genişletti, kanattı. Sonra da eğilip yarayı emdi. Önce ne olduğumu bilemedim. Çekindim, utandım. Çekmeye çalıştım, sımsıkı tuttu bacağımı. Emdi tükürdü, emdi tükürdü. Buralarda alkol var mı diye sordu. Kayınbabamın bi küçük rakısı duruyordu bir yerlerde. Onu söyledim, getir yaraya azıcık dökelim dedi. Getirdim, döktü. Canım çok yandı. Şimdi biraz ateş yapar sakin ol, iyi olacaksın dedi. O zaman bi iyice baktım çocuğa. Kara yağız bi şey. Kıvırcık kuzguni siyah saçlar, dudaklarını kapatmış dolgun bir bıyık ve kocaman iki siyah göz ki, bakışı delip geçer. Bi an baktık birbirimize, kaybolduk gözlerimizde birbirimizin. Hiç anlamadım ne olduğumu. Uzandı, omuzlarımdan tuttu, bıyıklarını parmaklarıyla şöyle bi yana çekti. Biçimli dolgun dudakları çıktı ortaya, uzandı tam öpecekken vazgeçti, bıraktı beni, hızlıca kaçtı gitti. Kaldım orada öylece sap gibi.

Sonrasında sarhoş gibiydim. Bi keresinde kocam bana zorla bi bardak rakı içirdiydi. Sarhoş olduydum. Şimdi de öyle oldum, ama içmeden sarhoş… Neden böyle olduğumu bilemedim. İçimden bi ateş çıktı ki breh breh… Bişeycikler yemeden, bi şişe su içip yattım. Rüyada gibiydim. İçimden alev çıkıyordu. Gözümün önünde Recep’in dolgun dudakları, bıyıkları kenara çekişi, gömleğinin açık yakasından görünen kıllı göğsü… Düşündükçe deliriyordum. Ateşimin nedeni yılan zehirinden olabilir, kendine gel dedim durdum ama yok. Sonra uyumuşum. Rüyamda Recep’i gördüm. Kızgın güneşin altında anadan üryan sevişiyorduk. Kasıklarım acıdı rüyamda. Ne yapacağımı bilemedim. Hem utanıyordum hem de arsız bir arzuyla açıyordum kendimi ona. Doymakla uyanmak aynı anda oldu. Ben böyle bir şeyi hiç yaşamamıştım kocamla. Bu neydi? Nasıl bir şeydi?

Sabaha karşıydı, çok sıcaktı. Mum ışığında yaraya baktım, kapanmak üzereydi. Hayatımı kurtarmıştı Recep ama sonra yakıp geçmişti. Kalktım su dökündüm, boy abdestimi aldım, içimde büyük bir boşluk bağ evinin önüne oturdum sabahı bekledim.

Tüm günü sersem gibi geçirdim. Üzümlerden kopardığım birkaç salkımla geçirdim günü, canım hiçbir şey istemedi. Güneş bağrıma vurdukça kuyudan çektiğim suyu çarptım yüzüme. Eltimden ses yoktu. Akşamüstü bağ komşumuz Hüseyin amca uğradı, köye alışverişe gitmişmiş. Ekmek verdi, istemedim. Eltimin kızı iyiymiş ama bugün de bekleyeceklermiş başını, gelmeyecekmiş. Yarın belkiymiş. Sevindim ne çocuk sesi çekecek haldeydim ne de eltimin çenesini. Kafamı toparlamam gerekiyordu ama ne mümkün. Rüyamdaki sahneler aklıma geldikçe yanıyordum. Ne yapacaktım?

Gece puhu kuşlarının uğultularını dinlerken arka yoldan gelen ayak seslerinden korktum. Karaltıyı hemen tanıdım. Sanki çok uzun yıllardır tanıyordum onu. Hiç konuşmadık. Deli gibi sarıldık ne zaman soyunduk ne zaman…

Yok olmamalıydı ama duramıyordum, belli ki o da duramıyordu. Kendini kaybetmek, teninin hazla acıyı aynı anda tatması, içinin serkeşliği bu kadar oluyorsa insan ölür be. Ölecek gibiydim zaten. Dünyadaki her şeyi unuttum. Birinin gelmesi, utanmak, yanlış yapıyor olmak umurumda bile değildi. Hiç bu duyguları tatmamıştım ki. Demek Recep olmasa, yılan sokmasa, saf saf gideceğim bu dünyadan. Yok yok Recep benim kaderimmiş de ben bilememişim. Bana her sarılışında içinden gelen o derin “ah” beni benden aldı. Bir süre sonra nefes nefese ayrıldık. Ama beni kendine çekti, göğsüne uzandım.

-Benim bir sevgilim vardı okuldan biliyor musun? Adı Filiz. Meğer ne sıradanmış onunla ilişkim ne yüzeysel ne aptalca.

Bunu duyunca delirdim,

-Onunla sevişiyor musun?

Çıldıracaktım eğer “evet” derse.

-Evet ama meğer yalanmış hepsi. Sıradan, duygusuz, anlamsız… Sen ne yaptın bana?

Beni kenara çekti, kalkıp oturdu.

-Yanlış bu yaptığımız, çok yanlış. Kocana yaz. “Bitti de ben başkasını seviyorum de,”

-Bu kadar eminsin demek seni sevdiğime.

Gözleri ay ışığında çakmak çakmak baktı bana. Sanki gözlerinden bir aydınlık geçti. Yaklaştı yüzüme iyice.

-Ben daha önce bu yakıcı duyguyu hiç hissetmedim. Âşk bu ama biliyorum, hissediyorum. Gözlerinde aynı ışığı görüyorum, sen de bana âşık oldun. Yıldırım âşkı dedikleri bu demek ki. Demek ki yanarak sevmek bu…

Söyledikleri derinlerime kadar indi. Ben de böyle hissediyordum. Eğer bu aşksa, kocamı hiç sevmemişim ki ben. O zavallıcık beni sevdiğini hep söylüyordu ama bence o da beni böyle sevmiyordu. Dudaklarımdan bacak arama kadar yanıyordum. Sıcaktan değil, âşktan…

-Sabah olmak üzere, yarın yine geleceğim, seni seviyorum, ayrı geçen her dakika delirtecek beni.

-Yok sakın gelme yarın eltim gelebilir.

-Geleceğim, eğer çocuk gürültüsü varsa, taş atarım, sonra seninle yalağın orada buluşuruz. Seni görmeden duramam artık.

Geldi, her gece geldi. Yalağın oradaki sazlıkların dili olsa da söylese. Ortalık nasıl yanmıyor anlamıyorum.

Böyle böyle yaz bitti, bağ bozumunu yaptık, köye döndük. Bizim için zor günler başlamıştı. Buluşamıyorduk. Zor geçen geceler boyu, birbirimizi delice özleyerek geçiyordu zaman. Bir kere keçileri ben götürdüm de buluştuk dağ başında. Ama o bi kereydi. Kayınbabam başka izin vermedi. Tam delirmek üzereyken acı haber geldi, kocam şehit olmuştu.

Kapıya gelen binbaşıyla astsubayın söylediklerini duyamadım bile. Ne olduğumu bilemedim. Köy dağıldı, çoluk çocuk ağladı. Anası, babası, bacısı delirdiler. Ben de delirdim ama içimdeki utanç ve suçluluk duygusunu anlatamam ki. Recep bi anda gözümden düşer gibi oldu; beni ayarttığı için, karşıma çıktığı için, kocamı aldatmama neden olduğu için… Benim günahımdı ama kocamın başını yedi bu günah. Köy ayağa kalktı gerçekten, cenazeye her yerden insan geldi, askerler defnettiler. Elimizde katlanmış bayrağımız eve dönerken, hepimiz sessiz, düşkün ve bitiktik. Kocam olmasa Recep’in olurum diye düşünürken önüm açılmıştı ama acı geliyordu bana. Olmaz gibi geliyordu, yaraşmaz gibi hissediyordum. Bilmiyordum yani.

Recep’i uzun zaman görmedim. Laf arasında geçti bir gün, dönmüş diye. Demek o da benim gibi hissediyor dedim. Aynı utanç, aynı vicdan azabı ki habersiz gitti. Aradan zaman geçti. İlkbahar’da bir gün anamlardan dönerken karşıma çıktı, mezarlığı işaret etti. Eve geldim kaynanama kocamı ziyaret edecem dedim. Elime ibriği alıp gittim mezarlığa. Mezarın başında bekliyordu Recep. Yüzüme bakamıyordu. Baktım ki beni kucaklasın, öpsün, koklasın istemiyorum. Yazın hissettiklerimi hissetmiyorum. Şaşırdım. Bakışlarımdan anladı.

-Sen de benim gibi bomboşsun değil mi?

– …

-Hani sana sevgilim var demiştim hatırlıyor musun; Filiz…

– …

– Meğer hamile kalmış, yakında doğuracak. Anamlara anlatmaya geldim. Evlenmemiz lazım. Yoksa…

– Yoksa bebek piç olacak değil mi? Tıpkı şimdi ben gibi.

– …

-Ama haklısın bir yaz rüyası gibi geldi geçti. İkimiz de delirmiştik, geçti, bitti, dedim. Döndüm köye doğru yollandım. Ardımdan gelmedi. Yine de üzgündüm, ağlayarak eve döndüm. Herkes kocama olan özlemden sandı, kimse bana ilişmedi. Odama çekildim.

Şimdi düşünüyordum da şu tutku denen şeyi insan ne olursa olsun yaşamalı. Öpüşürken dişleri birbirine vurmalı. Tek beden olduğunda gerçekten tek beden olunmalı. Ruhum da bedenim de öğrendikleriyle ayaktaydı ama artık dünyam karanlıktı. Recep çocuklu ailesine dönmüş, kocamsa ebediyete kavuşup beni yapayalnız bırakmıştı. Alnımı sildim, sadece benim bildiğim bir lekeyi silip attım.

Bir sarı yaz geçmişti üzerimden silindir gibi. Koca bir sarı yaz. Ardında kuruyup kalmış bir fidan bırakarak…

Fatma Maksude Kılınç