20 Haz Serap Dostal
Anılar Kumbarası

Aras, her sene olduğu gibi Galatasaray Lise’sinden arkadaşları Cem ve Recep’le Nevizade’de buluşup, ikilinin tatil planlarını dinlerken, bu yıl onlara katılıp Orta ve Güney Amerika’yı bir uçtan diğerine, adım adım gezmenin hayalini kuruyordu.
Bir hafta sonra, aklında bir fikir oluştu; Samatya’daki doğup büyüdüğü, bahçe içindeki iki katlı müstakil evi elden çıkarmak. İnternetteki satılık emsal yapılara bakarak fiyat belirlemeye çalıştı. Kısa bir araştırmadan sonra nihayet kafasında bir rakam oluştu. “İlk iş olarak, evin fotoğrafını çekmeliyim” dedi.
Annesi, babasına “İstanbul bizim olmaktan çıkalı çok oldu, öyle değil mi Hilmi Bey; burada daha fazla kalmanın anlamı yok. Yazlığı kışlığa çevirmenin vakti geldi” demişti. Bunun üzerine Aras’ın anne ve babası sekiz yıldır Bodrum Turgut Reis’te yaşıyordu. Aras da ailesi gibi, üniversite yıllarından itibaren Samatya’ya uğramaz olmuştu.
Eve gidip fotoğraf çekmeden önce, usulden de olsa telefonla annesiyle görüşmeye karar verdi.
“Selam anne nasılsınız? Orada havalar nasıl? Babam bugün yine arkadaşlarıyla balığa çıktı mı?”
Oğlunun attığı her adımı tartan Münevver Hanım, peşpeşe gelen soruların ardından başka bir şey geleceğini sezinlemişti.
“Oğlum bizde her şey bildiğin gibi; sen söyle, sağlık ve keyfin ne alemde?”
“Her şey gayet iyi. Uzun zamandır zihnimi kurcalayan bir proje var. Onu gerçekleştirmek için bazı girişimlerde bulunmalıyım; ancak sizlerin de düşüncesi önemli.”
“Neymiş bu girişimler? Bize, öyle kolay kolay danışmazsın; hayırdır.”
“Yapma anne ya”
“Hadi hadi dökül”.
“Samatya’daki ev, çürüyüp gidecek; senelerdir ne siz ne de ben kullanıyorum.
“Demek çürüyecek. Ne diye el atmıyorsun peki oğlum. Bir de mimar olacaksın.”
Aras, lafı daha fazla uzatmadı.
“Anne ben evi elden çıkarmayı ve o parayla da ne zamandır istediğim seyehati yapmayı planlıyorum. Sen hep demiyor muydun bir an vardır o da şu andır diye” annesini kendi silahıyla vurmayı iyi biliyordu.
“Ama oğlum…”
“Sen babamı ikna edersin. Ben bugün ilanı asıyorum. Seni seviyorum. Hadi görüşürüz…” Çat dedi telefon kapandı.
Doğup büyüdüğü mahalleye yaklaştıkça; “En son ne zaman buraya gelmiştim” diye içinden geçirdi. Her köşe başında, çocukluk ve gençlik anıları ardı sıra gözünde canlandı. Şen Bakkal, hala yerinde duruyor, seksenine yaklaşan Fuat amca dükkânın önündeki sandalyeye oturmuş gazetedeki bulmacayı çözmeye çalışıyordu. Eve iki sokak kala, mahalle mektebinin önünden geçerken, kulağına bahçede top oynayan çocukluk arkadaşlarının sesleri geliyordu; “Hadi Aras at şu topu.” Gayri ihtiyari etrafına bakındı… kimse yoktu. “Ne garip…” diye düşündü. Evin önüne geldiğinde, gözlerini iki katlı binanın üzerinde gezdirdi. Arka bahçedeki kimi ağaçlarının altı düşen meyvelerle doluydu. İçeri girerken binanın demir kapısı yılların birikimiyle kükrercesine açıldı. Ahşap merdivenleri adımlarken her bir basamaktan ayrı bir inilti çıkıyordu. Gök mavisine boyamış odasına girdiğinde dudaklarından “kuşlar…” diye bölük pörçük kelimeler döküldü. İşte yine duvarına üç dört tane martı resmi çizen ilkokul çocuğu geri dönmüştü. Odanın camına satılık ilanını asarken karşı binanın penceresinde bir zamanlar çocukları gözleyip her hareketlerini takip eden ast subay emeklisi Şakir komutanı görür gibi oldu, “çocuklar …” deyip her defasında gözüne kestirdiğini bakkala gönderip sigara ve gazete alması için emirler yağdırırdı.
Kendini tutamayıp “emredersiniz komutanım” diyen Seyfi’nin tiz sesi geldi kulağına; kendini tutamadı ve hafifçe gülümsedi.
Ertesi gün telefonlar gelmeye başladı; iki aileyle randevuleşti.
Beş yaşında çocukları olan çift, evi gezerken kulağına birtakım sesler çalınmaya başladı.
“Emin Efendi şimdi bu ev bizim mi? Ne kadar güzel cumbası var. Ben etaminlerimi işlerken köşesine kurulup, mahalleyi zevkle seyredebilirim.”
“Tabi Atife Hanımcım. Bilhassa sizin o narin ellerinizle işleyeceğiniz nakışlarınızı düşünmüştüm bu binayı satın alırken. Hele bahçedeki Manolyayı bir görsen.”
“Neler oluyor Emin Efendi mi, Atife Hanım mı, ama nasıl olur bunlar benim büyükanne ve dedemin isimleri…! Hem bahçede manolya ağacı yok ki…” sesler nereden geliyor böyle.”
Derken evi dolaşanlar odadan odaya geçip aralarında konuşup, evi satın almışçasına eşyalarını kafalarında yerleştirmeye başlamışlardı bile.
Ardından bir ses daha “Hilmi oğlum bak bu evde biz çok mutlu bir yaşam sürdük. Sen ve ablan keyifli bir çocukluk geçirdiniz. Ablan evlendi gitti. Bu ev senin ve gelinimiz Münevver’indir artık. Sizden tek isteğimiz, soyumuzu devam ettirecek erkek bir torundur.”
Daha ne olduğunu anlayamamışken peşi sıra sesler üst üste binmeye başladı.
“Ah! Bak Hilmi, Aras anne dedi” bu sesi tanıyordu annesinin sesiydi ama daha genç çıkıyordu.
Aras, “kafayı mı yiyorum ben” demeye başladı endişeyle. Sonra duvarlarda belirli belirsiz görüntüler görmeye başladı. O an anladı ki bir ev sadece bir mekân değildir. Seslerin ve görüntülerin biriktiği anılar kumbarasıdır.
Seslerin şiddeti düşerken o ana geri döndü. Evindeki alıcılar “birkaç gün düşünelim” deyip gittiklerinde o da peşlerinden binadan dışarı çıkıp mahallede dolaşmaya başladı. Daha önce baksa da göremediği birçok şey ilk defa dikkatini çeker olmuştu.
Yüksek sesle kendiyle konuşmaya başladı “Seyahate çıkıp hayatını yaşamak mı? Sen önce aile yadigarına ve anılarına sahip çık be Aras!” dedi ters bir şekilde. Sonra eline telefonunu alarak diğer randevuyu iptal etti. Hızlı adımlarla gerisin geriye eve dönerek kulağını çınlatan seslerle satılık ilanını indirdi.
Serap Dostal