Seda Ateş
Pas

 

Annem Pazar günleri buharın ve köpüğün içine gizlenirdi, pek gülmezdi.

Banyoda iki büyük leğene küçük Tursil kutusunun şaşkın bir ağız gibi açılmış kenarından toz deterjanı döker, “Önce birinci su, sonra ikinci su.” der, var gücüyle babamın daireye giyeceği beyaz gömlek yakalarını, kirlenmiş çoraplarını çitilerdi.  Yine o pazarlardan birinde “Hiç sevmem birinci suyu yıkamayı.” demişti. Çocuk aklımla, “O zaman ikinci sudan başla.” demiştim. Annem o Pazar gülümsemişti. Ne güzeldi o an. Başına bağladığı tülbent o gülümseyince çiçeklenmişti. Termosifonda kaynayan suyu leğene doldurup başlamıştı yine yıkamaya. Annem bir işe daldı mı uzaklara giderdi. Bizi duymaz, görmezdi. Pek gülmezdi; ama gülünce nasıl güzeldi…

 

O çamaşır yıkarken ben de taburede oturup kapıda oluşan pas lekelerini bir şeylere benzetirdim. Bir pazar fil görürdüm, başka bir pazar kaplumbağa. Pas büyürdü, dökülürdü, değişirdi. Ben annemin önce çamaşırları, sonra da beni yıkamasını beklerken, pasın içinden bir dünya hayvan geçip giderdi. İpte yürüyen cambaz tırtıl vardı desem belki bana inanmazsınız.

 

Annem evin içinde kapıları kapatmazdı, darlanırdı. “Off, aç şu kapıyı.” derdi. Kapılar hep açıktı, daha ne kadar açacağımı bilmeden biraz daha duvara yaslardım. Yeter ki annem darlanmasındı.

 

“Çamaşırlar sakız gibi oldu, bak.” derdi gururla. Ne büyük başarıydı. Elleri kaynar suda haşlanmış, çitilerken sol eli sağ eline mağlup olmuş, göz göz açılmış…

 

“Ben bunları asıp geliyorum, hadi sen de çıkar üstündekileri, bekle.”

 

Gitmeden bir odun daha atmasana be anne. O kaynar suyla benim de derimi göz göz açma be.

Buhar azalıyor banyoda. Kapıda pas lekesi biraz daha büyümüş. Uzun bir adam, yanında tıknaz karısı, bir de küçük çocuk yan yana durmuşlar. Geçen hafta o adam yoktu, yeni paslanmış orası.

 

Annem beni yıkarken gözüm o pas insanlarına takılı kalıyor. İlk defa insan görüyorum orada. Fil gitmişti, kaplumbağa da. Cambaz tırtılın yarısı ufalanmış, tıknaz kadının kafası olmuştu. Yanında duran çocuk gülümsüyor, annesinin elini tutmak istemiş ama kolu kısa kalmış gibi boşlukta sallanıyor. Ne şekilsiz bir aile, diyorum buharın ardından onları izlerken. Annem kaynar suyla şimdi beni çitiliyor. Elindeki kese sırtımdan içime kadar geçip ovuyor da ovuyor. “Saçını sabunladım mı?” “Evet.” “Hiç köpürmemiş. Seni yağlı cüce!” diyor, bir daha sabunluyor. Bir daha, bir daha…

Paslı çocuk bana bakıp gülüyor, hem de katıla katıla. Gözlerim kararıyor, banyoda Tursil kokusu sabun kokusuna, sonra da yanan odunun isine karışıyor. Annemin ellerinden kayıp yere düşüyorum. Bayıldığımı bile anlamıyor annem. Babam geliyor gürültüye. Beni kucağına alıp hastaneye koşuyor. Burnumdan akan kanın lekesiyle karşılaşıyorum hastane dönüşünde. Üstümde babamın ceketi, sarmış sarmalamış beni.

 

Saçlarım kurumuş eve dönene kadar. Babam yatağıma yatırıyor. Odam banyonun çaprazında. Aralı kapıdan annemi görüyorum her Pazar buharın ardında. Artık beni yıkamıyor “yasak” diyor. Çöküyor yere elinde kese dizlerini ovuyor.

Pas ailesi dökülüyor zamanla, sakız beyazına boyatıyor kapıyı babam.

Buhar dağılıyor. Lekeler siliniyor.

Geriye kimse kalmıyor.

Seda Ateş

Tags: