01 Eki Seda Ateş
Kül Sessizliği

Kar her yeri kaplamış; ayaz, taşı toprağı çoktan dondurmuştu. Sokaklar boştu. İki köpek kuytu bir köşeye sinmiş, birbirlerine iyice sokulmuş, derin uykuya dalmadan önce kesik kesik nefes alıp veriyorlardı.
Rıza soğuğa aldırmadan evden çıkmış, aşağı mahallenin kahvehanesine bir an önce gidebilmek için hızlı adımlarla yol alıyordu. Duydukları, içinde delice heyecan uyandırmıştı bir kere. Üşümenin zamanı değildi. Kabanına sıkıca sarınmış, boynunu ve başını yakasının içine çekip donmadan yürümeye çalışıyordu. Kasketini de neredeyse gözlerini kapatacak kadar indirmişti. Bu ayaz, insanın gözünün içindeki nemi bile dondururdu. Öyle soğuktu kıraç toprak, öyle ayazdı gece…
Biraz yürüdükten sonra uzaktan kahvehanenin kirli, buğulu pencerelerinden sızan sarı ışığı gördü. Adımlarını iyice hızlandırdı. Ayakları çarıklarının içinde sızım sızım sızlıyordu ya, umursamıyordu. Kafaya koymuştu bir kere, bu kahvehaneye girecekti. Yürüdü, yürüdü, sonunda vardı; kapıyı omuzlarıyla hafifçe iteledi. Biliyordu, kapı kolunu tutarsa demir topuz ellerine yapışırdı. Gıcırtıyla açılan kapının sesini duyan yılgın üç beş kişi ondan yana baktı.
Selamın aleyküm ağalar, dedi; soğuktan donmuş sesiyle. Belli belirsiz mırıldanmaları duydu, selamını mı aldılar yoksa söylendiler mi anlayamadı. Çok da umursamadı, sobanın yanına geçti, ellerini uzattı, ovaladı. Ağzına yaklaştırıp biraz da nefesiyle ısıtmaya çalıştı. Kimse ondan yana bakmıyordu. Tavanda asılı kafese baktı, Hint bülbülü telaşlı telaşlı uçar gibi kanat çırpıyordu. Ama ötmüyordu, ya susmuştu ya da yorulmuştu…
“Cemil, bi çay ver la!” dedi. Kahvehanenin ufak tefek çırağı pek umursamadı. “La oğlum çay versene, parasıynan istiyoz!..” dedi. Cemil ocağın başına geçti, kirli bir bardağı içinde çay tanecikleri yüzen su dolu leğene sokup yalandan çalkaladı. Bayat olan çayın dibini süzdü, getirip sobanın yanındaki masanın üstüne bıraktı. Geri giderken Rıza, çırağın “Zıkkım iç!” dediğini duydu ama duymazdan geldi, belli belirsiz sırıttı arkasından.
Biraz ısınınca rehavet çöktü üstüne. Geçip oturdu. Acı çayı bir dikişte bitirdi. Etrafını süzdü. Bir masanın başında iki ihtiyar uyukluyordu. Radyoda eski bir türkü çalıyordu. Diğer masaların birinde dört genç adam oturmuş, kâğıt oynuyorlardı. Üç kişi köşedeki sekiye kurulmuş, muhtar hakkında atıp tutuyorlardı. Hemen hepsini tanıyordu. Soğukta kahvehanenin sahibi de dâhil birçok kişi dışarı çıkmaya cesaret edememişti.
Kalktı, kâğıt oynayan adamların yanına geçti.
“Müsaade var mı?” dedi.
Yılgın bakışlara, umursamaz gözlere ve hoşnutsuz mırıldanmalara aldırmadan oturdu.
“Şeytanınız bol olsun!” dedi tuhaf bir sevinçle.
Adamlar oynamaya devam ettiler. Kimse umursamıyordu. Bu duruma alışmıştı artık; sözüne itimat eden, adamlığına hürmet eden pek olmazdı. Düğüne çağırmazlar, cenazede saf tutmak istese aralarına almaya yanaşmazlardı. Hangi şerefsiz adını yalancıya çıkarmışsa çıkarmış, insanların güvenini onun yerine -ki o yalancı değildi, biraz abartıyordu sadece- sarsmıştı. Ama bu defa anlatacakları çok mühimdi. Bunu da sadece kendisinin bilmesi hem gurur hem de intikama benzer bir his doğuruyordu içinde. Yalnızca o biliyordu, olacakları. Ardından “yalancı Rıza, iş görmez Rıza, dalavereci Rıza” demelerinin birikmiş öfkesine inat, tek tek yüzlerine bakıp sırıtıyordu. Karşı masadan biri onun hâlinden ve sırıtmasından işkillenmeye başlamıştı.
“Ne o lan, hayırdır? Sen bu saatte gelip burada pis pis niye sırıtıyon. Yine ne maval okuyacaksın?”
Rıza bunu bekliyordu. Elbet birileri soracaktı, sormalıydı da. Sorsunlar ki o da bildiğinin verdiği gururla dolansaydı. Kıymetli bilginin sahibi, şimdi oydu. Gücü eline almış bir aslan kadar hâkimdi olacaklara. Lakin karşısındakiler bunu bilmiyordu.
“Öyle deme gardaş. Belki bu defa maval okumaya gelmemişimdir.”
“Sanki bilmiyoz. Her lafın yalan senin!” dedi diğeri.
Rıza ciddi bir edayla derin bir nefes aldı.
“Çok mühim diyeceklerim var.”
“Ya bi git be, gece gece.”
“Bakın ağalar, bu ölüm kalım meselesi.”
“Deme ya!” dedi biri, yarı alaylı.
“He valla.”
Ama onu dinlemek isteyen yoktu. Ne uyuklayan ihtiyarlar, ne kâğıt oynayanlar ne de kahveci çırağı Cemil… Kimse oralı değildi.
“Eh, kendiniz bilin.” Masaya çayın parasını bıraktı. Yaşlı adamların hareketlerine özenerek ağır ağır ayağa kalktı. Kapıya doğru giderken durdu, arkasına döndü.
“Kalkın gidin buradan. Demeyecektim amma, insanlık bende galsın. Şehirden gomonostlar gelmiş, jandarma her yerde onları arıyormuş. Yakıp yıkacaklarmış buraları. Kalkın evinize gidin.”
“Ya! Bi defol git be, gece gece!”
“Eh! Ben diyeceğimi dedim.”
Kapıyı açtı, dışarının ayazı hemen yüzüne çarpmıştı. Yine kabanının içine kapandı, kasketini indirdi. Yüzünde arsız bir tebessümle çıktı gitti.
“İnanmayın bakalım, inanmayın da görün….”
Uzaktan kendi mahallesinin ışıkları görünüyordu. Geldiği yoldan geri dönerken içinde tuhaf bir heyecan duyuyordu. Anlayacaklardı birazdan Rıza’nın doğruyu söylediğini. Mahallesine yaklaştıkça evler ve ışıklar da büyüyordu. Evinin kapısına geldi. O esnada silah sesleri yankılanıyordu uzaklarda. Arkasını döndü, dumanların yükseldiğini gördü. Çok sürmeden bağırışmalar, feryatlar kapladı gökyüzünü.
“Ben dedimdi ama onlara, ben dedimdi!” dedi. Evine girdi, üstündekileri bile çıkarmadan yatağına uzandı bir müddet tavana baktı, “Demek yalancı Rıza ha!” diye sayıklarken göz kapakları ağırlaşmaya başladı, yorganına sıkı sıkı sarındı ve derin bir uykuya daldı.
Ertesi gün mahallelinin arasına karışıp olanları görmeye gitti. Kahvehanenin önüne gelmişlerdi. Hâlâ ince ince dumanlar tütüyordu enkazın altından.
“Gomonostlar gelmiş.”
“Jandarma yakmış dedilerdi, amma.”
“He öyleymiş, gahvehanede saklanan teröristler varmış.”
“Taramışlar tüm mahalleyi, anam avradım olsun.”
“Yakmışlar ulen insanları cayır cayır.”
“Yakmışlar… Fena yakmışlar.”
Rıza yıkıntıların arasında eğilip büzülmüş kafesi gördü. Kafesin dibinde bir avuç kül duruyordu.
Rıza kuş için üzüldü.
Seda Ateş