01 Eki Mahinur Çenetoğlu
Rugan Çizmeler

İnanılır gibi değil, evden çıkamıyorum. Her seferinde bir şey unuttum diye tekrar tekrar dönüyorum. Demans arkasından da alzhaimer olmama ramak kalmış. Bu ne zamandır böyle? Tabii ayrılıktan sonra. Yirmi yıl kolay mı? Ne oldu da? Ne oldu da? Elinin körü oldu. Olmuş işte bir şeyler de. Bir yangının külü gibi yeniden yakıp geçmiş. Bu şarkı ne alaka ya bak şimdi akşama kadar söylerim artık.
‘Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin’
Kafamı bir türlü toparlayamıyorum ki? Bir an önce şu mahkeme bitse. Hepimiz rahatlasak. Asansör düğmesine basıyorum, ışık yandı ama gelmiyor. Kapıcı elinde sepeti, kafasında kasketi ile yaklaştı. Bu da biliyor elbette neler döndüğünü. Bilmez mi? Gireni çıkanı kontrol ediyor. Sanırsın Baş komiser. Yüzüme bir garip baktı, ya da bana öyle geldi. ‘Günaydın’ bile demeden konuştu ‘Bir kez bas yeter,’ “Yok yaa sana mı soracağız.” İnadına tekrar bastım.
Nihayet geldi, kapı açıldı; içinden üst katta yaşayan pavyoncu kadın çıktı, ben “Günaydın!” dedim, o ‘Pardon!’ dedi. Beni biraz da ittirerek geçti gitti. Parfümünün kokusu üstüme sindi. Ya da bana öyle geldi. Dışarıya adımımı attım. Hava soğuktu, kar atıştırıyordu. Ankara’nın ayazı jilet gibidir. Adamın yüzünü keser. Yolda yürürken önümdeki taşa ayağım takıldı. “Ha siktir” diye bağırdım, düşseydim sağlam suratı el de görecektim. Hem de bugün, mahkeme günü olacak iş mi? Etrafıma baktım kimse yoktu, görselerdi böyle hoş bir kadının bu sinkaflı kelimelerle yolda yürümesini yadırgayabilirlerdi. Ayağıma giydiğim rugan topuklu çizmelerime öfkeyle baktım. Geri dönüp bunları değiştirsem mi diye düşündüm, vazgeçtim. Zaten geç kalmıştım. Düşseydim ve suratımı dağıtsaydım “bu adam beni dövdü falan” derdim. Bak bunu hiç düşünmemiştim. Yani şimdiye kadar düşünmemiştim. Anahtarları cebime yerleştirirken eldivenin tekini ve birkaç fiş düşürmüştüm. Hava çok soğuk diye ayı gibi giyinmem mi gerekiyordu? Üstü şişhane altı kavaldı zaten. Kaba kalın paltom, dizlerimin altına kadar iniyordu. Ama ayaklarımda 15 pont topuklu rugan çizmelerle tam dam başında saksağan havasında Arnavut kaldırımında yürüyordum. Yok. Ben iyice şaşırmıştım dönsem mi acaba? Ama durağa da yaklaşmıştım. Otobüs büyük bir gürültüyle perona girdi herkes aynı yere bakıyordu, ben de baktım. Baktıkları yer oturacak bir koltuk bulma umuduyla otobüsün içiydi ve ağzına kadar doluydu. İnsanlar birbirlerini ittirerek otobüse hücum ettiler. Birbirlerinin sırtına abanmış bir sürü siyah giymiş insan. Kartımı okuttum, ‘yetersiz bakiye’ şoförle bakıştık, o bana bet ben ona ağlak. Arkamdan biri ‘geç abla, geç ben sana ısmarlarım, seni mi bekleyeceğiz burada dedi.’ Kartı okuturken konuşuyordu ‘hava önemli değil tabii, havalar nasıl olursa olsun senin havan iyi olsun. Kartı boş ama çizmelerini giymeyi unutmamış’ yavşak yavşak güldüğünü duyup, dönüp bir şeyler demek istesem de diyemedim. Ne de olsa otobüs paramı ödemişti. Çizmelerimden utanarak ilerledim, yine ayakta kalmıştım, tepedeki tutamağı tuttum, nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Otobüsün hareketiyle düşecek gibi oldum elimi tutamaktan çekip boruya sarıldım, ama nasıl tuttuysam elimin rengi kırmızıdan beyaza döndü, umursamadım. Bir anda arkamda bir şey hissettim. Döneceğim dönemiyorum ama popo gücüyle onu bir parça ittirmeyi başardım. Şu çizmeleri ayağımdan çıkartıp kafasına indirebilirdim. Ama yerim dar. Kıpkırmızı suratımla arkamdaki fortçuyu görememenin verdiği sinirle olanca gücümle bağırdım.
“Şoför Bey burada bir sapık var,” tüm kafalar bir anda benden yana döndü, adam biraz geri çekildi. Şoför duydu. Aynadan baktı.
“Sakin ol Abla, otobüs kalabalık sana öyle gelmiştir.”
“Siktir lan!”
İneceğim durağa gelip kapıyı açtıktan sonra, bağırarak indim, otobüstekiler bana bakıyor ve gülüyordu. İnanmaz gözlerle baktım, “hepiniz malsınız oğlum” dedim, hiç birisi duymadı. Mahkemeye binasına doğru yürürken içimden geçen yirmi yılın ve bundan sonra geçecek yılların hesabını kime sorsam diye sağa sola bakındım, herkes işinde gücünde gündelik koşturmasındaydı. Çatacak kimseyi bulamadım. Avukatlar heyecanla bekleşiyorlardı, malum şahıs henüz yoktu, ben neden koşarak gelmiştim ki? Hem de şu çizmelerle. Avukat geldi, sıra bize geliyor, hazır mısın dedi. Hayır eksiğim dedim, duymadı, küçük mübaşir bağırdı.
“Davalı…
“Davacı…
Hâkim son noktayı koydu. Yaz kızım…Evlilik birliğinin temelinden…Temel mi? Ne bu inşaat temeli mi diye düşündüm. Tabii ya çalmışlar bu inşaatın kumundan harcından, taşından, böyle göçüp gitmesi çok doğaldı. Ex in yüzüne baktım, mutlu muydu? Pek sanmam? Yeni bir enayi bulana kadar bir parça mutsuz olacaktı. “Tembel” dedim. Güldüm. Sinkaflı küfrü en çok hak edene etmediğim için, ettiğim çocuk söylemine şaşırdım. “Salaksın kızım” dedim. Omuzuma baktım. Madalyalarımı saydım. Temizlik, enayilik, kullanılma, kandırılma, boynuzlanma… eh say say bitmiyor vazgeçtim.
“Tamam” dedim; geri döndüm, sanki herkes beni tanıyormuş gibi yürüdüm. Tabii ya çizmelerim parlıyordu, bir anda mahkeme salonu değil de podyumdaymışım gibi, ya da edebiyat ödülü almışımda plaketimi almaya yürüyormuşum gibi. Ödülümü aldım. Mahkemenin yanındaki markete girdim, İlginç dedim, buradan çıkanlar direk buraya girsinler diye özel olarak kondurulmuş gibi. Doğruca içkilerin olduğu bölüme yürüdüm. Bu gece bu plaketi kutlamam gerekiyordu. Sakin adımlarla etiketlere baktım. Çok pahalı geldi. Aman be dedim, sen yirmi yılın ardından bir plaket aldın da bir şişe anasondan mı kaçacaksın. Kaçmadım. Yanına da bir paket beyaz leblebi koydum, sever miyim? Yooo bilmiyorum ama öyle oluyormuş, bakalım. Her şeyin bir ilki vardır.
Kasiyer barkodu okuttu, leblebi paketi takıldı kaldı, bir türlü okumuyor. Benden başka leblebi alan yok sanırım, kasiyerin elinden alıp son kullanma tarihine baksam mı diye düşündüm. Çekindim. Arkamdaki yaşlı kadın söylendi, ‘Hadi!’ dedi, ‘oooo bu ne böyle gündüz gündüz hem de rakı, bir de beni bekletiyor. Daha eve gidip dolma saracağım, misafir gelecek. Vakit kalırsa bir de tatlı yapayım diyordum.’ Ben kadına baktım gülmeye çalıştım. Elimde olan bir evrakı kadının yüzüne doğru salladım.
“Bu ne biliyor musun teyze?” Kadın ‘bana ne be!’ der gibi kafasını çevirdi.
“Bu plaket, ben bugün plaket aldım gidip onu kutlayacağım.”
Kadın dudağını büzdü, gözleriyle elimdeki kâğıdı okumak istedi. Okutmadım. Kasiyer sonunda leblebi paketinin barkodunu eliyle yazdıktan sonra “Poşet ister misiniz?” dedi. Çantamdan hep hazır bulunan katlanmış bez torbayı çıkardım “İstemez sizin laylon poşetiniz hem de 1 TL. dedim” Kasiyer ‘ben de emir kuluyum’ der gibi boynunu büktü. Kasa kapının önündeydi, her açılış kapanıştı içeriye kar taneleri üşüşüyordu. ‘Bunlardan almak ister misiniz? Kasa arkasındaki ürünleri gösterdi. ‘Bana da faydası oluyor’ diye de fısıldadı. Plaketimin uğruna, “ver bakalım bir tane çitos” dedim. Gözleri parladı. Fişi cebime attım bez torbayı omuzuma astım. Eve doğru gitmek için otobüs durağına yöneldim. Bastığım yere dikkat ettim, omuzumda bir servet, cebimde bir plaket taşımanın verdiği özgüvenle yürüdüm.
Mahinur Çenetoğlu