Bediha Sude Yılmaz
Deli Gürültüsü

 

 Etrafımda o kadar çok deli gürültüsü var ki hiçbirini duyamıyorum! Başımı yerden kaldırıp karşımdaki kocaman apartmanın camlarına baktım. İçerideki insanların seslerini dinlemek istedim biraz ama tabii kendi kafamın gürültüsünden duyamadım. Onların da kafasında gürültüler var mıdır? Acaba onlar, duyabilirler mi benim delirdiğimi? Saat gece yarısını biraz geçiyor, ay fazla parlak -belki de ben uzun süredir bir bahçeden bakmıyorum diyedir- ve köpekler havlıyor. Bir yanda rüzgarın savurdukları; yapraklar, düşünceler falan; diğer yanda ben ve bana çarpanlar.

 

Kiraz çiçeği kokuyor ortalık, nereye baksam pembe çiçek yaprakları ama her yer kurak. Her yerden bir ses çıkıyor, her yerde gürültü var. 52 senelik ömrümde ilk defa dışarıdan bakıyorum bu binaya. Seslerin dışındayım; uzakta, çok uzakta, ancak 5 metre kadar. “Daima bu binada olmanın size kattığı en belirgin şey ne?” diye sorarsanız bana, “Kendi sesiniz.” derim. Başta çok sakin ve ihtişamlı gelen bu ses, sonralara doğru tek başına değilmiş gibi hissettiriyor ve siz o vakitlerin birinde anlıyorsunuz deliliğinizi. Ben kısacık ömrümde kendinden başka kimseye zarar vermeyen bir faniyim. Bir dinim yok, seslerin gereksizliğine inanıyorum. Tek duyduğum, insanların konuşmalarındaki o kupkuru gürültü ve tek gördüğüm deliler!

 

Ayağa kalkıp yürüdüm biraz. O da ne? Kahrolsun! Kaydım, düştüm işte kaldırıma. Yapacak bir şey yok, biraz da buradan izleyeyim yıldızları ve burada maruz kalayım seslere. Gözlerimi kapattım ve bu kez şehri dinlemeye çalıştım. Arabalar, motorlar, kavga eden insanlar, çığlık atan kadınlar ve çocuklar, çaresiz hayvanların yalvarışları… Bu gürültüyü dinlemek çok zor, gürültüden nefret etmek de gayet doğal fikrimce. Bir arabanın, “Bir de Bana Sor” şarkısı eşliğinde yağmur birikintilerini ezerek geçtiğini duydum; aynı anda bir aile güle eğlene geçiyordu duvarların arkasından. Benim de çok sevdiğim, en güzel sestir bu. İnsana adeta geçmişini özlettirir…

 

Birden başıma bir ağrı girdi; kafamın içindeki küçük çocuk, gencecik kadın ve 52 yaşım aynı anda bağırmaya, ağlamaya ve gülmeye başladı. Dayanamadım; derince bir nefes alıp verdim. Gözlerimi ağır bir biçimde, sisli sisli açtım ve bir sürü kuş gördüm. Hüma kuşu… Manasını bildiğimden beri, ancak şimdi anladım ve sesi de çok güzelmiş. Gözlerim aniden büyüdü. İlk kez gördüm ama tanıdım hemen; bir taneciğim bana hep bu kuşu anlatırdı. Birden bir huzur doldu içime ve sanki tüm şehir sustu. Artık ne gürültüler vardı ne sesler. Ay daha büyük bir parlaklıkla gösterdi kendini; saklamadan, çekinmeden. Yıldızları daha net görür oldum aniden. Bütün ömrümü anımsadım; bütün o saçma konuşmaları, “güzel” kelimesinin boş kaldığını hissettiğim ve yabancı bildiğim her şeyi… Oğlumu, kızımı, kedimi ve bir tanemi; annemin sesini, vazomdaki çiçeklerimi, babamın gölgesini ve herkesi… Bütün sevdiklerime söyleyin, seslerini duyamıyorum. Bir an evvel, en azından ahir yanıma gelsinler. Konuşsunlar benimle ama sakince, yavaş yavaş, tane tane… Bağırmasınlar sakın, bir de benim de konuşmama izin versinler ara sıra. Söyleyin onlara, ziyaret etsinler beni; unutmasınlar sesimi, bilfiil duysunlar. Az kalsın unutuyordum, ben kaçtım o apartmandan. Önce bulun, sonra da selamımı söyleyin. Hayatım boyunca çok duyan biri olarak seslerimi özlüyorum. Bana yaşadığımı ve ölebileceğimi hissettiriyordu. Etrafımda hiç gürültü yok ve sanki sesler önceden çok güzeldi diye düşünüyorum. Saat gece yarısını artık çokça geçmiş; rüzgar da ben de yokuz. Sadece düşünceler vardı, onlar bile yok olmuş. Bütün o bağırışların olmasına sebep yalnızca bir kayıpken, kayboldum. Gidiyorum ve siz hiç susmayın.

Bediha Sude Yılmaz