Özden Arslan
Kendimden Vazgeçersem

 

Birazımı yatakta bırakıp, yosun kokusu karışmış mavi deniz kıyısında içtiğim acı kahveyle kendime gelmeye çalışıyorum her sabah. İşe yarıyor gibi. Henüz dalgaların sesi hâkim buralara.

Bir de sabah rüzgârlarıyla gelen hanımellerinin kokusu… Birkaç hafta sonra eser kalmaz.

Birazdan başlar bizimki:

“Ayşen, Ayşen!” diye. Daha kahvem bile bitmeden…

Burada her şeyin adı Ayşen’dir. Odalar gözden geçirilecek, kahvaltılıklar hazırlanacak, müşteriler karşılanacak…

Belki günde yüz kere adımı söyler ama bir kere bile “Nasılsın?” demez.

Sahi… Bunu nasıl başardım? Hem her şeyde olup hem hiçbir yerde olmamayı.

Ne takılıyorsun kızım, evlilik işte. Böyle oluyor zamanla.

Nasıl oluyor?

Böyle işte.

Alışıyorsun.

Bakıyorsun ama görmüyorsun, konuşuyorsun ama duymuyorsun.

Yani?

Yani’si ne?

Bırak… Boş ver.

Hı!

Hep boş vermedin mi zaten?

Hadi işine.

Bahar dekorlarını yerleştirmenin tam zamanı.

Yine tavan arasına yol göründü.

Adım gibi eminim, kafanı yine çakacaksın kapının eşiğine.

Çok da uzun boylu değilsin ama…

Neyse.

Çok acımasa bari.

Yalnız aşağısı mı?

Burası da sana bakıyor.

Şuna bak…

Her eline geçen atmış buraya.

Ahh, kafam…

Bu kafa…

Bunun ne işi var burada?

Bizim eski resimler…

Koyacak yerimiz kalmamış mı?

İşe bak.

Çatıya saklanmışız.

Sezen’in şarkısındaki gibi. Zamanımız geçmiş…

Dur. Belki de geçmemiştir. Şunlardan birkaçını seç… Aşağıya bir nostalji köşesi yap. Şık olur.

Yattı kızım bugün dekor işi. Dalarsın resimlere, çık çıkabilirsen.

Yok… Uzatmadan bitirmeli.

Bir tane alıyorum. Bakıyorum. Kim bu?

…Ben. Ben miyim? Bu gözleriyle gülen… Cansız bir fotoğrafta bile canlı duran.

Saçları rüzgârda savrulan…

Ben miyim bu?

Ne zaman bıraktım seni?

Ne zaman vazgeçtim?

En son ne zaman şarkı söyledim ben?

Sensin. Ama sen değilsin. En çok sen uzaklaştın kendinden. Araya her şeyi koydun: Eşini, anneni, çocuğunu… Yani hayatı koydun sen kendinle arana. Emekli oldun. Ama yine onun hayalinde çalışıyorsun.

Sahil kasabasında bir butik otel.

Senin bile değildi o hayal.

Şimdi çocuklar okuyacak…

Sayayım mı daha?

Saçların en son ne zaman omuzlarına değdi gün içinde?

Şarkı söylemeyi bırak…

“O bizimki” dediğin adamla en son ne zaman konuştun?

Kızdığında sesin çıkmaz ama dokunduğun her şey küfür eder adamın yedi ceddine.

Yalan mı?

Şimdi söyle.

Kimsin sen?

Sesi geliyor bizimkinin:

“Ayşen! Neredesin? Her yerde seni arıyorum.”

Kapıya bakıyorum.

Cevap vermiyorum.

İçimden bir ses kıpırdıyor. Tanıdık. Yıllardır ilk kez duyuyorum.

“Ah…” diyorum sessizce.

“Bir bilsen…”

Duruyorum. Fotoğrafa bakıyorum. Sonra kendime.

“Ben de beni arıyorum.”

Elimi fotoğrafın arkasına çeviriyorum. Silik bir yazı: Bir tarih. Altına aceleyle atılmış bir not. Okuyamıyorum önce. Parmağımla tozu siliyorum.

“…Bir gün kendimden vazgeçersem, hatırlat.”

Kalbim bir an duracak gibi oluyor. Gülüyorum. Kısacık.

“Hatırlattın,” diyorum.

Fotoğrafı katlamıyorum. Saklamıyorum da. Elimde tutuyorum. Aşağıdan yine ses gelecek diye bekliyorum.

Geliyor.

“Ayşen!”

Bu sefer daha sabırsız. Kapıya doğru yürüyorum. Duruyorum. Geri dönüp kutuya bakıyorum. Sonra fotoğrafa. Fotoğrafı cebime koyuyorum. Yavaşça. Kapıyı kapatmıyorum.

Ve ilk defa…

Aşağı inmiyorum.

Özden Arslan