Esma Sindar
Zümrüdüanka

 

İnsan, bazen hayatının sadece kenarında durup olan biteni izleyen sessiz bir tanığa, yazdığı satırları silip silip yeniden kurgulayan yorgun bir zihne dönüşüyor.

Neler yaşadığını, hızla akıp giden zamanın nasıl aniden durduğunu ve uykusuz gecelerde hangi kelimelerin içinde cam kırıkları misali dolaştığını kimseye uzun uzun anlatmıyordu. Çünkü onun için asıl mesele camların nasıl kırıldığı değil, ruhuna nasıl battığı ve onu nereye çivilediğiydi. Öyle sabahlar uyanıyordu ki, göğsüne saplanıp kalmış, onu yatağa sabitleyen devasa bir cam parçasının ağırlığıyla yerinden kıpırdayamadığını hissediyordu. Herkesin dışarıda akıp giden sıradan bir gün dediği anlar; onun içinde yutkunması zor, soğumuş bir Türk kahvesinin damağa yapışan acı telvesi gibi kalıyordu. Onu asıl tüketen şey; hayatı bıçak gibi kesen sağır edici çarpışma değil, sonrasında kendi eylemsizliğinin duvarlarına sıvadığı gölgelerdi.

İyileşmek için uzun süre hep zihninde kaçmayı denedi. İçinde fırtınalar koparken bedeninin sessiz ve kaskatı duruşuna inat, odalarında yankılanan şiddetli acıyı susturmak ve onu olduğu yere çivileyen camları söküp atmak istedi. İnsan psikolojisinin garip, kendini kandıran çelişkisiydi bu; yollar bir anda bittiğinde ve kendi adımlarından mahrum kaldığında, zihnindeki yıkımdan kaçmaya çalıştıkça o yatağın tam ortasında daha da derin bir hareketsizliğe gömülüyordu. Bir şeylerin geri dönülemez şekilde durduğunu kabullenmek yerine, üzerine çöken enkazın altında inatla koşmaya çalışıyordu. Oysa bazı sonlar nazikçe onarılamaz, bazı eşikler sadece zihinde üzerinden atlanarak geçilemezdi. O eşiğe adım atabilmek için önce ayaklarının altındaki yeri hissetmesi gerekiyordu. Gözlerini kapatıp kendine dışarıdan baktığında gördüğü şey, sadece bedeniyle savaşan yorgun düşmüş bir ruhun beyhude direnişiydi. Ateşe dokunmaktan korkan ama aslında çoktan içten içe yanıp kül olmaya başlamış bir varlık…

Bir efsaneye göre Kaf Dağı’nın ardında yaşayan Zümrüdüanka, namıdiğer Anka kuşu; öleceğini hissettiğinde kuru dallardan kendine bir yuva yapar ve güneşin, yuvasını tutuşturmasını beklermiş. Alevler o görkemli kuşu sarar, yavaş yavaş tüm bedenini yutar ve geriye sadece cansız, gri bir kül yığını kalırmış. Efsane bu ya, her şeyin bittiği sanılan sessiz ve hareketsiz külün tam kalbinden, eskisinden çok daha güçlü, çok daha parlak tüylere sahip yeni bir Anka kuşu doğarmış. Kuşun yeniden gökyüzüne yükselebilmesi için önce kendi alevlerine teslim olması, un ufak olup sessiz küllere karışması gerekirmiş.

Bir gün, tıpkı bu Anka kuşu efsanesindeki gibi, o da bu beyhude direnişi sonsuza dek bıraktı. Acının etrafından dolaşmanın, onu olduğu yere çivileyen cam parçalarını yok saymanın ve bu hareketsizlikle pazarlığa oturmanın işe yaramadığını nihayet anladı. Dibin, yani küle dönüştüğü mutlak tükenişin, düşülecek en korkutucu yer değil, aksine yeniden ayağa kalkıp adım atmak için ayak basılabilecek tek zemin olduğunu uzun süredir barındığı karanlığın içinde fark etti. O güne dek hep ateşi söndürmeye, zihninde bir yere varamadan atıp durduğu adımlarını yavaşlatmaya, ruhunun her noktasını kesen cam kırıklarının izlerini saklamaya çalışmıştı. Oysa acının ve kaskatı bekleyişin bir son değil, yeni adımlar için küllerin içinde biriken saf bir hammadde olduğunu anlaması zaman almıştı. İnsanın bedeni durduğunda yeniden bir adım atabilmesi için önce çaresizliğin alevlerine tamamen teslim olması gerekiyordu.

Artık yanmaktan korkmuyordu. Bıraktı, alevler onu yutsun; o güne dek omuzlarında taşıdığı kilitlenmişlik, ruhunu sızlatan cam kırıkları ve hareket edememenin verdiği boğucu his un ufak olup kül rengi bir hiçliğe karışsın. Sonra tam her şeyin bittiği, geriye sadece sessiz bir kabullenişin kaldığı arafta, ayak uçlarında beliren incecik kıpırtıyı hissetti. Tıpkı küllerin arasından başını uzatan Anka kuşu gibi, nefesi ciğerlerine bu kez bambaşka bir ferahlıkla doldu. Eskisi gibi değildi hiçbir şey; yaraları kapanmış ama izleri kalmıştı. Fakat bu izler artık onu yatağa çivileyen birer pranga değil; hayatta kalmış olmanın, yeniden adım atabilmenin en parlak nişanesiydi. Kendi ayakları üzerinde durabilmek için kavurucu hareketsizliğin tam içinden geçmiş, tükenmişliğin gri tortusundan kendi gökyüzünü yaratmıştı. Şimdi, eskisinden çok daha güçlü, çok daha bilge adımlarla; defalarca silip kurguladığı kendi hikâyesinin yeni sayfalarını yazmaya hazırdı.

Esma Sindar

 

Tags: