01 Eki Fatma Maksude Kılınç
Hakkı’nın Külü

Cezmi en çok Hakkı’yı sevmişti; uzun bir dostluk yaşamışlar, çok gece sabahlamışlardı. Aynı kasabanın, yolları tıkanmış yalnız çocukları… Hakkılar sonradan gelmişlerdi kasabaya, babası tren şefiydi Hakkı’nın. İnce, uzun dal gibi bir adamdı. Korkardı hepsi ondan. Mardinliydiler sanki, öyle kalmış aklında Cezmi’nin. Gizli gizli aldıkları tombul şişe biraları tren yolu kenarında, makiliğin orda içerler; sonra da tren raylarına atarlardı pat pat… Kiminki kırılmazsa o bira ısmarlardı, güçsüzlüğün ezikliğiyle.
Şimdi aldığı haber yıktı Cezmi’yi. “Hakkı öldü.” dedi telefonda Mustafa. “Nasıl… Nasıl…” derken kapandı telefon. Kafası bulandı, ruhu sıkıldı, anılar üşüştü aklına. Gitmeli, öğrenmeli, gepgenç adam niye gider durup dururken hasta da değildi sanki. Ah Hakkı! Toparlandı, valizini hazırladı tren garına yollandı.
Garda gişeye yöneldi, valizini yavaşça yere bırakıp memurla onu ayıran cam bölmenin konuşma deliklerine doğru eğilerek biraz da çekinerek “Bergama’ya bilet var mı?” diye sordu. Yaşça büyük, bıyıkları tütünden sararmış, şapkası biraz yana kaydığından korkutuculuğuna komiklik katan memur; tek kaşını kaldırdı, “Olmaz mı canım, soruya bak sen… Bu havada, bu saatte her yere bilet var, bir İzmir’e yok…” Cezmi elleri hafif titreyerek biletini aldı, parasını ödedi, garın içine doğru yürüdü. Selçuk garı hep yarı karanlıktır, çocuklar lambalarına taş atıp ampul kırma kumarı oynadıkları, ütene de kola ısmarladıkları için genellikle alaca karanlık olur içerisi. Gitti kararmış, yıpranmış banklardan birine oturdu. Trenin kalkmasına on dakika vardı, bir sigara içebilirdi. Aklına yine Hakkı düştü, gitti benim devem, ensesine patlatayım diye az mı sıçrardım.
Tren yolculuğu boyunca aklında hep Hakkı vardı. Anıları, eski arkadaşları; Âdem, Mustafa, Zübeyir, Hakkı… Yaptıkları haylazlıklar, onlardan illallah diyen Hakkı’nın anası, okuldaki sıra dayakları, gece yarıları oynadıkları saklambaçlar, kızları korkutuşları, Memet emminin eriklerine dadanışları, halı sahada itişe kakışa yaptıkları maçlar…
Bergama garına girdiklerinde trenden indi, valizini alıp çıkışa doğru uzanan gri mermer boyu yürüdü. Gardan yine yağmura çıktı. Çılgınca yağıyordu. Nereye doğru yağdığı belli olmayan bu yağmurda şemsiye de tutulmazdı ki. Gök gürültüsünün şiddetinden bir an duraladı. Sonra garın karşısındaki köhne motele doğru koşturdu. İçerisi biber kızartması kokuyordu. Resepsiyonda biraz bekledikten sonra zile şiddetle vurdu. Koku yoğunluğundan mutfağın olduğunu tahmin ettiği yönden bir delikanlı koşarak geldi. Hatırladı çocuğu, Mustafa’nın kuzeni Muammer. Oda sordu, yokmuş. Zorlayınca motelin en kral odasını odalarla aynı fiyata verdi Muammer. Odaya çıktı; ıslanmış, yorulmuş, sıkılmıştı. Kuru bir şeyler giydi. Pencereye yöneldi. Gri bir hava… Dört yol ağzına tepeden bakıyordu odası. Bir yerlere yıldırım düşmüş olsa gerek, tüm sokak ışıklarıyla trafik ışıkları sönüktü. Tam bir kaos vardı aşağıda. Sıkıldı, yatağa attı kendini.
Öğlene kadar uyudu. Ezan sesiyle uyandığında sersem gibiydi. İkindide cenaze namazından önce cami avlusunda yaşayacaklarından ürktü bir an, göreceklerine peşin peşin üzüldü. Babası anası yaşıyor muydu acaba Hakkı’nın? Uzundur haberleşmediklerinden arkadaşlarından pek haberi yoktu Cezmi’nin. Kimleri görecekti, neler duyacaktı? Hakkı’yla yaşadıklarını, ona attığı kazığı hatırlıyorlar mıydı acaba? Kaçar gibi gittiği bu kasabaya yıllar sonra dönerek hesaplaşmayı göze almıştı işte. Karşılaşacaklarından, ardından konuşacaklarından rahatsızlık duyarak yeniden pencereden baktı.
Camların buğulanmasından dışarısının çok soğuk olduğunu anladı. Yağmur kara çevirmiş, sulu kar yağıyordu. Sıkıca giyindi, anahtarı cebine atıp sokağa indi. Caddedeki kaos bitmemiş, elektrikler gelmemişti. İkindi saati karanlığını hissettirmeye başlamıştı. “Bu saatte de cenaze mi olurmuş?..”
Yukarı camiye doğru yürürken yakasını düzeltti, boynunu omuzlarına iyice sıkıştırdı. Bu halde bile onu tanıyanlar vardı. Yanından geçerken kimisi selam veriyor, kimisi durup hayretle arkasından bakıyordu. Kendini kötü hissetti. Gelmiş olmaktan pişmanlık duydu ama sonra Hakkı’nın komik ama içten gülüşü geldi gözünün önüne. Sonra bir anda onu cami avlusunda musalla taşında görmeye dayanamayacağına karar verdi. “Gitmeyeceğim camiye… Bunca yıl sonra buraya niye geldim ki, Hakkı geldim say emi kardeşim…”
“Ah Hakkı, aynı kızı sevdik, kız beni tercih etti. Bir gecede kaçtık Bergama’dan, seni hiç düşünmedik. Birbirimizi seviyorduk ama sen bunu anlamadın. Belki yerinde olsaydım ben de anlamazdım ama bak mutlu da olamadık, ayrıldık. Ahın tuttu besbelli. Hep gelip sana anlatayım durumu dedim ama yapamadım. Tam gelesim anlatasım geldi, sen gittin. Olmadı be Hakkı; kaldım işte öylece, eksik…”
Cezmi cami yolundan çarşı lokantasına yöneldi. Kapıdan girdiğinde Âdem onu görünce çok şaşırdı. Ayağa kalktı, ona doğru yürüdü. Kalın sesiyle “Hoş geldin Cezmi.” dedi. O an lokantadaki üç beş kişinin yarattığı uğultu kesildi. Herkesin dönüp baktığı Cezmi bir an şaşaladı, ne yapacağını bilemedi, ortada küçücük kaldı. Geldiğine pişman olmuştu; çıkıp gitmek istedi, yapamadı. Döndü, yüzünü cama vererek ön masaya oturdu. Âdem onun yanına gidip tabağını çevirdi, çatal kaşıkları düzeltti. Baktı ki Cezmi dağılmak üzere, eğildi “Sevdiğin ekşili köfteden yaptık, bir tas vereyim mi?” Cezmi bu söz üzerine kendine geldi, dikleşti, Âdem’e onaylayarak baktı. Mustafa’yı da görmeden gitmeyeyim diye geçirdi içinden.
Yemeğini yedikten sonra Âdem’e parasını ödemek istedi. Âdem almadı inatla.
“Akşam buraya gel.” dedi “Hepimiz toplanacağız. Sana da Hakkı’dan bir emanet var, onu vermemiz lazım.”
“Mustafa?”
“Hepsi gelecek, tüm arkadaşlar.”
Âdem’i çıkarken selamladı, “Bakarız.”
“Bakma, gel mutlaka.”
Cezmi otele doğru yürürken cenazeye gitmediği için pişman oldu ama zaman geçmişti artık. Alaca karanlıkta otele girdi, odasına çıktı, eşyalarını toplamaya başladı. Gitmeyecekti. Oturdu yatağın üstüne, Hakkı’nın emanetini taktı kafaya. Neydi acaba? Tekrar kalın bir şeyler giydi, çıktı odadan.
Lokantaya vardığında herkesin geldiğini görünce bir an girmek istemedi. Ama Mustafa onu çoktan görmüştü, koşarak kapıya çıktı. “Cezmi!” dedi. Bir anda sarıldılar. Sonra hızla ayrıldılar, husumet husumettir der gibiydi Mustafa. Sert bir sesle “İçeri girelim.” dedi. “Sana Hakkı’nın emanetini vermem lazım.”
İçeri girdiklerinde soğuk bir hava esti. Mustafa hiç uzatmadan bir lokum kutusunu Cezmi’nin eline tutuşturuverdi. Herkesin bakışları Cezmi’nin üzerindeydi. Cezmi kutuyu açtı, en üstte bir mektup, altındaysa küçük bir torbada anlayamadığı bir şey vardı. Mektubu açtı, Hakkı’nın mektubuydu.
“Sen gittikten sonra uzun süre kendime gelemedim. Hem en yakın arkadaşımı kaybetmiştim hem de sevdiğim kadını. Mutlu oldunuz mu bilmem. Hâlâ birlikte misiniz onu da bilmem ama size bir emanet bırakmak istedim. Son buluşmamızda Güler’in bende bıraktığı şalı yaktım. Torbadaki onun külü. Son dileğim şu; ikiniz birlikte İzmir’e gidin. Hani bir gün gidip de uzun uzun anlatmıştın ya Pasaport’taki kahveyi. Orada denize dökün bu külü. Deyin ki, bu Hakkı’nın külüdür, hiç girmediği, görmediği, bilmediği denize kavuşası gelmiştir. Hep gelecektik birlikte buraya, bilecekti Hakkı böylece denizi. Rüyalarımdaki gibi, denizle buluşturun beni. Benmişim gibi… Bir de deyin ki, kardeştik biz ama… Yok yok demeyin başka bir şey, denecek bir şey yok… Hakkı.”
Fatma Maksude Kılınç