Başak Bıyıklı
Kül Tutmak

 

Yemek odasının sessizliği, mutfaktan gelen radyonun sesiyle ince bir çizgi gibi ortadan ikiye yarılmıştı. Bir yanda bir anne, diğer yanda olmayan bir babayla o babanın biricik kızı vardı. Onun kızı. Canparesi. Bir tanesi. Yarık öyle derindi ki arada esen rüzgârın uğultusu pencereleri titretiyordu. Rüzgâr her geçtiğinde yarığın ağzından ince gri bir toz kalkıyor, masanın üstüne yeniden çöküyordu. Akşam yemeği masasının üzerinde üç tabak, etrafında üç sandalye vardı. Tabaklardan biri düz beyaz, diğeri pembe puantiyeli, üçüncüsü ise lacivertti. Lacivert olan aylardır olduğu gibi o akşam da boş kalacak gibiydi. Hemen arkasındaki sandalyenin kül tutmuş yüzeyi gibi.

Fırat eve gelmemişti. Oysaki o akşam geleceğine söz vermişti. Ne sözü ortadaydı ne de kendisi. Günce kalktı, mutfağa ilerledi. Radyonun sesini biraz daha açtı, bir iki saniye sonra susturdu. Sessizlik az öncekinden daha ağır, daha derin bir yarıkla masanın ortasına düştü. Pencereden bir karaltı geçti. Perde hafifçe kıpırdadı. Başını çevirmedi.

Günce, masaya getirdiği tencereyi sürekli olarak karıştırıyor, içindeki çorbayı sıcak tutmaya çalışırken arada bir kepçeyi yukarıya kaldırıyor ve yavaşça tekrar tencereye boşaltıyordu. Kepçeyle bugüne kadar söylenmemiş bir cümleyi avlamaya çalışır gibiydi. Mutfakta olmayan duman, gözlerini yakıyordu. İri gözbebekleri kahveden kızıla dönmüştü.

Nihal, pembe puantiyeli tabağındaki  haşlanmış iri patates dilimini üçe böldü. Bir parçasını annesinin, diğerini bir türlü olamayan babasının tabağına uzattı. Ortada kalan parçaya tiksintiyle baktı. Çatalını tam göbeğinden sapladı. Burnuna yaklaştırdı. Kokladı. Arkasını çevirdi. Yeniden kokladı. Günce, kızıl gözleriyle kızına baktı. Ona yakın duran sağ elini hafifçe kaldırması, Nihal’in küçük patates parçasını çiğneyip yutmasına yetti. İşini tamamlayamamış el, yarıda kalmışlığın kesikliği ile hızla masaya indi. Bugüne kadar kızına hiç vurmamıştı. Her şeyin bir ilki olacaktı. Bunu Fırat’tan öğrenmişti. Masadaki el Nihal’in tabağına doğru kaydı. Örtünün hışırtısı odanın içinden geçti. Kızı irkildi, ona yaklaşan ele değil; annesinin, babasınınkilere benzeyen gözlerine baktı. Günce o bakışı tuttu, yutkundu, elini geri çekti.

Gözleri ile yemek odasını gezdi Günce. Kupkuru boğazından patatesini geçirmeye çalışan, terli alınlı kızına hızlıca baktı. Karşı duvardaki vitrinden kendisine bakan fotoğraf çerçevesine geçti. Çerçevenin yanında, Fırat’ın gittiği geceden kalma cam küllük duruyordu. İçinde iki izmarit ve onların bıraktığı gri bir yığın. Günce o küllüğü boşaltmamıştı; toz alırken etrafından dolanıyor, camın kenarına yürüyen külü parmağının ucuyla içeri geri itiyordu. Beyaz gelinlikli kadınla, siyah takımlı Fırat’a baktı. Kadını bir türlü tanıyamadı. Kim olduğunu çıkartamadı. Kendi evinde bir başka beyaz gelinlikli kadın fotoğrafı olmayacağına karar verdiğinde, sağ elinde tuttuğu bardak kırılarak dağıldı. Cam sesiyle birlikte fotoğraftaki kadın gülümsedi.

Nihal’in göz pınarlarındaki topçuklar irileşmişti. Annesinin onları görmesini istemedi. Öne eğildi. Topçuklar ona ihanet etti. Yanaklarında küçük yataklar açarak ağzının kenarına indiler. Tabağındaki diğer patates parçalarını yutarken su niyetine gözyaşlarını yaladı.

Günce kızının nafile çabasını gördü. Yemek odasını ikiye ayıran yarık şimdi onun içine ulaşmıştı. Bedeni tam ortadan ikiye ayrılmıştı. Sol eli uzanıp onun başını okşamak, ona sarılmak, anne olmak istedi. Sağ eli ise sımsıkı bir yumruktu. Parmak boğumları bembeyazdı. O bir intikam savaşçısıydı. Elinde kılıcıyla önüne gelen başı gövdesinden ayırmalıydı. İçi sönmüş bir ocağın külü kadar soğuktu. Buz gibi ruhu, “Baban seni terk etti…” ile başlayan ve asla tamamlanmayacak yarım cümleler kurmalıydı. “O çok sevdiğin baban…” diyerek Nihal’in gözündeki ateşi çalmalı ve onu tanrılara hediye etmeliydi. O ateşin yerine avucuna bir tutam soğumuş kül bırakmalıydı. Sol yanı sağ yanına yenildi. İçindeki hiçbir şey yön değiştirmeyecekti. Nefretine daha sıkı tutunacak, onun ateşiyle ısınacaktı.

İçinden geçenlerden korktu Günce. Çorba tenceresinden bir kepçe daha çekti. Koluyla yukarı kaldırdı. Kepçeyi içindeki çorba ile birlikte tencerenin içine bıraktı. Özgür kalan irili ufaklı kırmızı damlalar önce masaya, boş lacivert tabağa ve bembeyaz masa örtüsüne, ardından Günce’nin dudaklarına, gözlerine, yanaklarına ve kulaklarına sıçradı. Tozlu bir çığlık çıktı içinden. Onu paslı ve çizikli bir sessizlik izledi. Nihal’in gözleri irileşti. Dudakları titredi. Annesine bakmadan sandalyesinden koşarcasına kalktı. Sandalyesi devrildi. Günce dudaklarını ısırdı. Dudaklarından akan kan, domates çorbasının gittikçe sararan lekelerine karıştı. Kızıllar, kırmızılar, sarılar. Sessizlik yeniden kuruldu.

Günce masadan kalktı. Kızının bitiremediği tabaktaki patatesleri elinin tersiyle yere savurdu. Sofrayı toplamadı. Gerek yoktu. Kalktı. Mutfağa geçti. Tezgâhın üzerinde kaç gündür yıkanmamış bulaşıklar, küflenmiş narlar, çürümüş salatalar duruyordu. Ocağın kenarında taşan sütlerden, yanan yemeklerden kalma kapkara bir kabuk vardı; tırnakla kazınsa altından yine siyah çıkardı. Koku dayanılır gibi değildi. Günce ise hiçbir şey duymuyordu. Yağ ve toz katmanlarının arasında, Fırat’ın bir zamanlar Trabzon’dan gelirken getirdiği el yapımı, yunus başlı, boynuz saplı küçük bıçak duruyordu. Bir hediye. Günahların bedeli olamayacak kadar keskin bir hediye. Usta bıçağı son bilediğinde, metalin bir yüzüne Günce, diğerine Nihal’in kaderini kazımıştı. Günce bıçağı elinde çevirdi. Sağ eliyle sol elinin işaret parmağına götürdü. Ucunu parmağa batırdı. Tek bir damla belirdi. Çok kanamadı. Sol eli bıçağı kaptı. Tezgâha bıraktı. Sağ gözü seğirdi. Tezgâhtaki yansımada kendini gördü. Sağ yanı karanlıktı. Bıçağı tekrar aldı.

Mutfaktan çıktı. Sol ayağını sürükleyerek Nihal’in odasının önüne geldi. Nihal az önceki gerginliği çoktan unutmuş gibiydi. Halının üzerinde kurduğu bebek eviyle oynuyordu. Kapının aralığından sıcak bir ışık sızıyordu. Günce o ışığa bakarken göz bebekleri küçüldü, sonra yeniden büyüdü. Arkasındaki duvara iki gölge vurdu. Bir beden, iki gölge. Koru. Yok et. Sev. Göm. Külle. Gölgelerden biri anne, biri kadındı. Elindeki bıçak yukarıdan gelen ampul ışığında kısa bir an parladı. Nihal, elindeki bebeği havaya kaldırıp “Bak anne, uçuyor!” dedi. Günce, o sesle birlikte olduğu yere mıhlanmış gibi kaldı.

Sol yanı titredi, dudakları seğirdi. Bıçağı tutan el gevşedi. Metal halıya değdiğinde neredeyse bir nefes gibi yumuşak bir ses çıktı. Kapının pervazına bir gölge vurdu. Bir gölge, iki beden. Biri içeri girmek isterken diğeri geri çekiliyordu. Biri kapının pervazına sarılmış, diğeri yere düşen bıçağı yeniden kavramıştı.

“Anne?” dedi Nihal, başını kaldırmadan.

Günce’nin dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı.

Işık bir anda söndü.

Sabah olduğunda, evde ne çorba kokusu ne de radyonun sesi kalmıştı. Sadece derin bir yanık kokusu. Halının üzerindeki patatesler toza ve domates çorbasının kuru kızıl sarılığına bulanmıştı. Vitrinin üstündeki küllük boştu. Evdeki tek temiz şey oydu. Yemek masasının ortasındaki yarık iyice ayrılmıştı. Ağzına ince gri bir tabaka çökmüştü, üflense kalkacak kadar hafif. Altında, çok derinlerden bir sıcaklık yükseliyordu. Kırmızı bir sıcaklık.

Başak Bıyıklı