20 Ağu Seda Ateş
Çulsuz

Çulsuz koymuşlar adını. Neden “Çulsuz” demiştim ilk duyduğumda, “görsen anlarsın” demişti yan komşum.
Bu apartmana yeni taşınmıştım. İlk defa kendime ait bir evim olmuştu. Yıllardır bunun hayalini kuruyordum, yeni bir yerde yeniden ve bir başıma var olmak. Zoraki tüm bağları koparıp atmak.
Taşınır taşınmaz önce kapıya isimliğimi asmıştım. “Feray Yılmazhan”
Kolileri açıp yerleştirirken elinde bir termos çay ve fırından yeni çıkmış üzümlü kekle çat kapı gelmişti yan komşum.
-Hayırlı olsun, hoş geldiniz, azıcık soluklanın diye bir şeyler getirdiydim ama müsait misiniz? Ay ne havalı bir isim… Maşallah.
Bu sempatik komşuyu el mahkûm buyur ettikten sonra balkonda koltuğun köşesine ilişip birlikte çay içip sohbet etmeye başlamıştık. Hoş bir kadındı, ufak tefek, güler yüzlü ve konuşkandı. Önce komşulardan sonra mahalleden ileride nasıl olsa lazım olur diye çeşitli bilgiler veriyor, arada da baş parmağı ve işaret parmağıyla dudaklarının iki yanını aşağı doğru silip alt dudağında bitiriyordu.
– Senin üst katında oturan, ay sen diyorum ama sakıncası yoktur inşallah, artık kapı komşuyuz, sen de sen deyiver Allasen… İşte senin üst kat komşun, iyidir hoştur yaşlı karı koca zararları olmaz pek. Kapıcımız da iyidir acık saftır iki defa tembihlemen gerekir.
Böyle uzayıp gidiyordu sohbeti. Gülümseyerek dinliyordum onu. Bir yandan da ara sıra başımı sallıyordum, onu tasdik eder gibi.
– Eh bir de mahallemizin meczubu var, adı Çulsuz. Ama zararsızdır bak. Kimseye ilişmez. Ay bi de gururlu, para dilenmez, versen almaz Allah’ın garibanı işte napıcaksın. Sadece sigara ister adamlardan.
– Çulsuz mu? Neden bu ismi koymuşlar ki?
– Görsen anlarsın. Amaaaan, Allah’ım kurban olduğum kimseyi gördüğünden geri bırakmasın. Aaaa kız, yemeğim vardı ya benim ocakta ah ah ah… Du ben bakayım da gelirim yine…
Çıkıp gitmişti öyle telaşlı telaşlı. O akşam gelmemişti tekrar. Ertesi gün termosunu ve kek getirdiği tabağını uzatmıştım, köyden gelen kirazlarla doldurup.
– Ayol ne gerek vardı, boş verseydin ya tabağı. Neyse gel hadi kahve içelim. Azıcık dinlen.
– Çok sağ olun, az daha işim var bitireyim yarın mesai var malum.
– Bak görüyo musun? siz diyor, bana sen desene ayol. Gel gel iki dakka kahve içcez. Seni geri komam işinden.
Ona hayır demek faydasızdı ve daha ilk sınavdan çakmış, emrine boyun eğip evine girmiştim.
– Otur şöyle sen komşum, hemen yapıp geleyim nasıl içersin? Kesin sadedir yoksa böyle incecik olmazdın dimi?
– Evet sade içiyorum zahmet olacak.
Beni dinlemiyordu veya duymuyordu. İçeri gitti beş dakika sonra kahve tepsisiyle yanıma geldi.
– Çulsuz’u anlatıyordunuz. Ah özür dilerim anlatıyordun.
– Onu mu merak ettin ayol bunca insanın içinde? E iyi madem anlatayım. Ne demiştim ki en son? Hah hatırladım. Kendi halinde meczup biri. Anacığıyla yaşıyormuş aşağı mahallede. Vakti zamanında bir dairede önemli bir görevde memurmuş mu müdürmüş mü öyle bişey işte, bazı günler nöbet geçirirmiş, kimseye zararı dokunmazmış, ama başını duvarlara vururmuş. Demek dayanamamış ki karısı küçük bebesini de alıp terk etmiş adamı. Yazık o da zamanla iyice kötülemiş. Akli dengesi bozuk değil diyen de var, deli diyen de. Ama bir gör acırsın. Anası yaşlı kadın napsın? Oğluna bağlanan emekli maaşı ile geçinmeye çalışıyorlar işte. Karısı usandı da kaçtı diyorlar. Bilinmez elbet derdi neydi.
– Çulsuz gariban ama sadece sigara mı istiyor?
– Ay bir de içse bari… Karısı çok içermiş, ona topluyor dedilerdi de bilemem tabii… Yazık meczup işte.
Kahvemi içip eve geçtiğimde iyice merak eder olmuştum bu adamı. Denk gelir miydim onu da bilmiyordum ama olur da görürsem konuşmak istediğimden emindim.
İki hafta sonra bir akşam market çıkışında denk geldik onunla. Görür görmez Çulsuz’un o olduğunu anladım. Sanırım komşum o kadar detaylı anlatmıştı ki tanıdık birini görmüş olmanın heyecanını yaşadım. Üstü başı perişan haldeydi. Kim bilir kaç beden büyük kot pantolonunu düşmesin diye bulduğu bir kendirle kemer yerinden geçirmiş, ucunu da omzuna attığı düğümle bağlamıştı. Tıpkı pantolonu gibi zorla tutunmuştu hayata.
Arabadan onu izlediğimi gördü, önce umursamadı. Yanından gelen geçenlere
– Abi, sigaran var mı? diyordu. Sigara verenlere sağ ol diyor vermeyenlere de hiç ısrarcı olmuyordu.
Arada bir dönüp bana bakıyordu kaşlarını çatarak. Sonra elinin tersiyle pantolonunun belini toparlar gibi bir hareket yapıyor ama onun sözünü dinlemeyen pantolonunun paçalarını yerde sürükleyerek bir ileri bir geri yürüyordu.
Arabadan inip yanına gittim
– Çulsuz sen misin?
– ….
Çatık kaşları iyice çatılmıştı. Huzursuzlanmış, hem oradan uzaklaşmak istemiş hem de bir dal sigara ihtimalinden vazgeçememişti.
– Sigara alayım mı sana?
– İstemem.
– Neden?
– İstemem dedim ya!
– Para vereyim.
– Olmaz.
– Neden peki? Sana kendi isteğimle para veriyorum.
– İstemem dedim, istemem dedim, istemem dedim….
Sinirlenmişti Çulsuz, öne arkaya sallanıyor, yanağını omzuyla kaşımak ister gibi bir hareket yapıyordu sürekli. Korkmuştum, bana zarar vereceğinden değil, onu rahatsız etmiş olabileceğimden…
O esnada marketten biri çıktı,
– Abla zorlama sen onu, para istemez, almaz yani. Huzursuz etme garibi, yazık.
Birden Çulsuz’u rahatsız eden biri durumuna düşmüştüm. Herkes bana bakıyordu. Bir süre sonra öfkesi geçmiş, daha önce yaptığı o alışılmış hareketlere dönmüştü… Ben de tekrar arabaya binmiş, eve gitmeye hazırlanıyordum ki, biri camı tıklattı, irkilmiştim. Camda yaşlı bir adam bana eliyle camı aç der gibi bir işaret yapıyordu. Biraz indirdim camı.
– Buyurun.
– Kızım Çulsuz’a yardım edeceksen parayı bana ver, ben ona yiyecek alıp vereyim. Senden almaz. Ayıp gelir ona.
– Anladım amca, size zahmet olacak dedim biraz şaşkın, cüzdanımdan çıkardığım parayı verdim,
– Bekle burada, kendi gözünle gör yaptığın iyiliği de öyle git.
– Yok amca estağfurullah.
– Sen dur hele dur.
Kısa bir zaman sonra yaşlı adam içeriden elinde iki poşet yiyecekle çıkmıştı.
– Oğlum, Ekrem gel bak sana neler aldım. Hadi al götür evine. Anacığın sana yemek yapsın.
Demek Çulsuz’un adı Ekrem’di. Dönüp bana yan yan baktı. Kısık gözlerini açtı, kaşlarını sanki itiraz eder gibi kaldırdı.
Yaşlı adam:
– Ben aldım ben, hadi git. Al bak sana üç dal da sigara vereyim. Götür at kutuya. Hadi!
Çulsuz pantolonunu elleri dolu olduğu için çekemiyor ayaklarına dolanan paçalarıyla baş edemediği için de yürümekte zorlanıyordu. Arabadan indim sessizce, onu uzaktan takip ettim, sokaktan dönünce ben de biraz geriden gelerek döndüm. Az ileride eski bir apartmana girdiğini gördüm. Arada dönüp arkasına bakıyordu. Sonra başını öne eğiyordu. Poşetin birini yere bırakıp dış kapının yanında duran zillerden en alttakine bastı. Kapı otamatiği açıldı. Poşeti alıp içeri girdi. Beni görsün istemiyordum. Bahçe duvarının arkasına saklandım. Evin sokağa bakan penceresindeki aralık perdeden gördüm, içeride bir kutuya cebinden çıkardığı sigaraları koyuyordu. Yavaş yavaş kapıya yanaştım, en alt zile baktım, üstünde yazan ismi gördüm.
Sararmış kağıdın üzerinde “Ekrem Yılmazhan” yazıyordu.
Bir süre öylece bakakaldım.
Eve geldiğimde üzerimi bile değiştirmeden telefonu elime aldım. Selim abimi aradım.
— Selim abi, nasılsın? Sana bir isim soracağım. Ekrem Yılmazhan…
Karşı taraf susmuştu. Sesini duyamadığım birkaç saniye boyunca kalbimin hızla attığını fark ettim.
— Evet, Ekrem. Neden? Onun adı… Ekrem miydi?
Bu kez sessizlik daha uzun sürdü.
— Nereden çıktı şimdi bu?
Cevap vermedim. Sadece teşekkür edip telefonu kapattım.
Demek oydu. Babamın yıllardır görmediği ağabeyi. Ekrem amcam.
Çocukluğumdan beri hikâyesini dinlediğim, tek bir fotoğrafını gördüğüm ama yüzünü hiç tanımadığım adam.
Babam onu hep aynı cümlelerle anlatırdı: Çok zekiydi. Devlet okutmuştu. Mahallede çocuklara İngilizce öğretirdi. Kardeşlerine sahip çıkardı. Sonra hastalığı başlamış, karısı küçük çocuğunu alıp gitmişti. Annesiyle birlikte kaybolup gitmişlerdi hayatımızdan.
Bir zamanlar elimde tuttuğum o fotoğrafı hatırladım.
İnce uzun bir adamdı. Gür saçları vardı. Yeşil keskin gözleriyle doğrudan kameraya bakıyordu.
Gözlerimi kapattım.
Fotoğraftaki adamın yüzünün üzerine marketin önünde gördüğüm adamın yüzü geldi.
O büyük pantolon. Yerde sürünen paçalar. Omzuna doladığı kendir. Kısık, yorgun gözler.
Ve elinden bırakmadığı üç dal sigara.
Meğer bütün bu yıllar boyunca kayıp olan Ekrem amcam, uzaklarda değilmiş.
Mahallenin herkesin tanıdığı ama kimsenin gerçekten bilmediği “Çulsuz”muş o.
Kalkıp oturduğu apartmanın önüne gittim. İsmine baktım.
Ekrem Yılmazhan.
Parmaklarımı harflerin üzerinde gezdirdim. Babamın ona olan sevgisini anımsadım.
O gece, Çulsuz’un değil, Ekrem Amcamın kapısını çalmak istedim.
Seda Ateş