Mahinur Çenetoğlu
Eskici

 

Servet, bahçeden gelen çalı süpürgesinin sesiyle gözlerini açtı,  harş harş harş sesiyle uyanmaktan ne kadar bıktığını düşünerek yorganı kafasına kadar çekti. Biraz daha uyumaya çalıştı. Mümkün değildi! Babası annesini de kaybettikten sonra iyice kafayı bu işlerle bozmuş, sabah erkenden kalkıp önce tüm bahçeyi süpürüyor, sonra düşen yaprakların peşinden koşuyor, tek bir yaprak dahi düşse onu almadan rahat edemiyordu. Kaç kez bağırmıştı arkasından; ‘Sonbaharı süpüremezsin Peder Bey!’ ….

Servet bu sabah da biraz ağlamak istemiş, kırk yaşına gelmiş bir adam olarak neden hâlâ seksen beş yaşındaki babasıyla yaşamak zorunda kaldığını sorgulamış, annesinin gidişine hayıflanmış, “Hayat geçip gidiyor be!” derken bile yiyeceği haltlardan geri kalmamak için zor da olsa yatağından kalkmıştı.

“Ah annem burada olaydı şimdi, çayı da demler kahvaltı sofrasını da kurardı.”

Etrafına suçlu suçlu baktı. “Bunun için mi arıyorsun ananı? Tüüü senin sıfatına Servet! Neyse içimi okuyacak kimse yok. Aman ne yapayım hayatımı hep kolaylaştırıyordu rahmetli, kolumu bacağımı budamış, bak işte hiçbir şey yapmak istemiyorum, istemiyorum…”

Gözlerini devirerek yatağını şöyle bir toparladı, ayaklarını sürüyerek banyoya yürüdü. Sıkışmış mesanesini boşaltırken gözleri tek işlevi işemek olan çüküne takıldı kaldı .

“Evlenemedim de… Keşke o Ayten’le evlenseydim. Kırk yaşındayım. Hepsi babamın yüzünden! Tabii, evet vazgeçtim annemden, o öldü kurtuldu ya ben? Babamın yüzünden evet çalışmıyorum engelim var benim.”

“Ne Engeli be? İşte böbreklerim, böbreklerim ağrıyor.”

“Saçmalama gittin ya doktora! Yok bir şey böbreğinde.”

“Var Var diyorsam var! Bak bak göbeğimin etrafı yine benek benek oldu. O zaman karaciğerimde bir şey var. Var çıkacak, çıkacak da göreceksin!”

Servet banyodan çıktığında babası da bahçeyi süpürmeyi bitirmiş gazeteleri almış,  koltuğunun altında salonu girmişti.

“Günaydın baba”

“Günaydın. N’erde tel zımba, kaç kere diyorum şunu masanın üzerinden kaldırma diye!”

Servet başladık der gibi bakarak masaya iki adımda geldi, kesilmiş gazete küpürleriyle dolu masanın bir kenarından, kâğıtlarının altından çıkarıp uzattı babasına.

“İşte burada, ben elimi bile sürmüyorum biliyorsun. Her sabah aynı terane.”   “Tamam uzatma hadi!”

Babası bunu söyledikten sonra gazeteyi masanın üzerine açıp orta bölgesinden tel zımbayla zımbalamaya başladı. Servet mutfakta çayı demlerken, kahvaltılıkları masaya koyarken anne babasının yine bir tel zımba olayı yüzünden atışmaları geldi aklına.

“Bir başkası da ver şu gazetenin spor sayfasına ben bakayım dese asla bakamaz, kitap gibi onu zımbalar Neymiş efendim dağılmayacakmış. Dağılsa ne olur sanki, ülkeler dağıldı, savaşlar çıktı, bizimki hâlâ gazete zımbalama, onları tarih sırasına göre dizme derdinde.”

Peynirleri sofraya koyarken eli göbeğine gitti, açtı ışığa doğru durarak baktı. “İşte benek benek ne bu? Ne bu? Bak gidip göstersem şimdi taktın kafayı diyecek. Sen de gazeteye taktın desem kavga çıkartacak.”

“Baba, çay demlendi, gel hadi.”

“Sen bu gazeteleri elledin mi? Bak yine karışmış burası! Dokunma diyorum çocuğum sana, elleme bunları Allah Allah!”

“Allah’ım sen bana sabır ver! Baba ben elimi bile sürmedim, belki Serpil abla temizliğe geldiğinde bozmuştur. “

“O mal karıya da söylüyorum ben, ellemeyin benim gazetelerime. Onun yapacağı temizliğe de!”

Servet cinnet noktasının yine en uç noktalarına gelmişti artık “La havle” çekerek babasının dikkatini dağıtmak istedi.

“Bak baba gene çıktı göbeğimdeki o kırmızı lekeler. Ne yapsak acaba?”

Babası gözlüklerinin üstünden baktı Servet’in gösterdiği yere, sadece bir saniye sürdü. Hiç konuşmadan mutfağa doğru yürüdü, adımlarında seksen beş yaşın getirdiği yavaşlığa inat bir ataklık göze çarptı. Yine de çarpılmış bacakları her şeyi açığa çıkartıyordu. Servet de ona inat kırk değil de yüz kırk yaşındaymışçasına oflayarak arkasından yürüdü.

Kahvaltıyı sessizce yaptılar, mutfak masasının kenarındaki yoğurt kabının içi her hafta aldıkları yumurta kolilerinin yeşil uzun lastikleriyle doluydu. Servet bir yoğurt kabına bir babasına baktı, yutkunarak konuştu:

“Baba her hafta bir koli yumurta alıyoruz, bak şu kutunun için yeşil lastiklerle doldu taştı ayrıca bunlar çok bekleyince de çürüyor, Serpil ablaya söyleyeyim de bir kısmını atsın.”

“Battı mı sana oğlum o lastikler, dokunma! Ben onlarla gazete küpürlerini sarıyorum. Allah Allah yine bir atma merakı tutturmuşsun sabah sabah. Dokunma diyorum sana. Kendi evine gidersen ne yaparsan yap.”

Servet babasının yüzüne baktı kaldı.  Yutkundu. Göbeği tekrar kaşınmaya başladı.  Bu evde hiçbir şey kolay kolay çöpe gitmezdi. Korku da… “Benim gitmemi istiyor. Hala mı? Geldin gidiyorsun; şu lastikler şu gazeteler için hayatta kalmış tek varlığını bile evden atabilirsin. Ya ben senden önce ölürsem?  Ya karaciğerim iflas ettiyse seni kime bırakacağım? Ben seni düşünüyorum, sen şu sararmış gazeteleri benden değerli mi görüyorsun? Vallahi bir kibrite bakar! Dur sen dur, ben biliyorum yapacağımı!”

Bunları düşünürken kapının kenarından gözlerini kocaman açmış salonu girmeye korkan kendisini gördü, babası yine masanın başında gazeteleri istifliyor onları tel zımbayla birbirlerine sımsıkı tutturuyordu. Annesi öfkeyle babasına bakarken Servet’in gözleri televizyondaki filme kapının aralığından bakıyordu. Anne, babanın korkusundan “Gel oğlum şurada otur da izle.” diyemiyor, baba gazeteleri zımbalıyordu. O zımba tellerini adeta Servet’in karnına batırıyordu. Kafasını kaldırdığında göz göze gelmişlerdi de  ‘Sen kaçıncı sınıf oldun?’ diye sormuştu babası. Keşke o gün ‘Gazeteye bak orada yazıyordur diyebilseydim. Acaba o zaman bir şeyleri düşündürebilir miydim.?”

“ Şunu boşalt da tazele çayımı?”

“Efendim?”

“Huuu ne daldın gittin yine, kalk soğudu bu çay tazele.”

“Peki baba.”

“Salona getir benim çayımı orada içeceğim.” Babası kahvaltı sofrasından kalkarken daha da yavaştı. Az önce yaptığı delikanlı tavırlarından eser kalmamıştı. Bebek adımlarıyla yürürken arkasından baktı Servet. Düşünceleri ardı ardına aklına takılıyordu. Çayı doldurup salona götürdüğünde yaşlı adam masanın önünde oturmuş elleri gazete yığınlarının arasında gidip geliyor,  bir yığının üzerinde bir süre dinleniyor, sonra tekrar hareket ediyordu. Bardağı masanın en boş yerine koydu Servet. Babasının yüzüne baktı, bu sabah çok solgun gözüküyordu. Eli tekrar karnına gitti kaşınırken sordu:

“Sana yardım etmemi ister misin? Aradığın özel bir şey var mı?”

Sustu yaşlı adam, ne aradığını unutmuş gibi baktı. Sonra hatırlamış gibi gözleri parladı. Sonra tekrar önüne baktı. Masanın kenarında tavana kadar dizilmiş sararmış gazete yığınlarına bakarken bir şey söyleyecek gibi oldu. Ağzını açtı ama konuşamadı. Eli çay bardağına uzandı. Gözlerinde ışıklar çakıyordu. ‘Annenin ölüm tarihini hatırlıyor musun? ‘ diye sordu Servet’e.

“Evet hatırlıyorum baba, 1993, Temmuz’un on dördü.”

“Sahi mi?”

Önünde yıllara göre dizilmiş gazete tomarlarının içinde 1993 yılı Temmuz ayını buldu,  “Bak on dört Temmuz yok gördün mü? O gün gazete almamışım.’

“Buna mı üzülüyorsun baba? Annem ölmüş o gün de olmayıversin ne olacak?”

Gözleri çakmak çakmak bakarken bağırmaya başladı. “Aptalsın işte bak ben annenin ölüm tarihini hatırlamıyorum neden?  Sor bana neden?  Çünkü o gün gazete almamışım.”

Tam zamanı işte o gün geldi diye düşünüyordu Servet, onun da gözlerinden ateşler çıkıyordu, “Baba ben on üç yaşımdaydım, sen benin kaçıncı sınıfa gittiğimi bile hatırlamıyordun. Bunun gazeteyle ne ilgisi var? Bırak artık bu kâğıtların arkasına sığınmayı. Bunları toplayıp bağlayalım kurtulalım artık bu geçmişten, bu sararmış yapraklardan. Lütfen baba, bak bana bak baba bana bak.!’

Yaşlı adam masaya oturmuş gazeteleri kokluyordu. “Sen anlamazsın, bunlar benim ömrüm.” dedi homurdanarak.

Servet soğumuş çayı tazelemek için bardağı masadan aldı, bir eli de göbeğinde kaşınarak mutfağa doğru yürüdü. İçeriden gazete sayfalarının sesi geliyordu, hışır hışır. “Boşuna arıyorsun” dedi sessizce. Çayın altını yaktı, suyun kaynamasını beklerken doktoru aramak için telefonunu eline aldı. Bir süre ekrana baktı, sonra vazgeçip tezgâha bıraktı.

 

Saat ilerledi. Baba geçmişi bırakmadı, Servet yarını…

 

 

 

 

Mahinur Çenetoğlu