20 Tem Pınar Akyüz Atmaca
Kar Altında Kalan Oyun

Karın hırçın bir hayalet gibi Boğaz’a yayıldığı akşamlarda, insanların solgunlaşan yüzlerine daha dikkatli bakardım. Her biri farklı zamanların izlerini taşıyordu bedenlerinde. Denizle insanı ayıran metal korkuluklar da bana, karşı kıyıdan Yeni Cami’yi fotoğraflarda yakalamaya çalışanların yüzünü hatırlatırdı hep. Yaklaşmak isteyen ama hiçbir zaman gerçekten yaklaşamayacaklarını bilen yüzleri…
Gün, burada her gece aynı saatte başlardı onun için. Sakalında, zamanla yer değiştirmeye çalışan renkler; gözlerinde, uzaklardan süzülen bir matemin hüznü dalgalanıyordu. Bugün de oltasını besmele çekerek savurdu. Kolları, bu hareketi onsuz da sürdürebilecekmiş gibi sakindi. Misinası suya değene dek, onu seyretti. Sonra bedenini ağır ağır kendine çekti. Durgunlaştı, etrafına saatlerce bakmadı. Gözlerim bir denizde, bir ondaydı. İkisi de göğsümde paslanan geçmişi usulca yerinden oynatıyordu. Ona baktıkça içimde uzun zamandır havalanmayan odaların kokusu çoğalıyor, denizin tuzu bana eskisi kadar yakın gelmiyordu. Bir aralık, göz göze geldik ya da ben öyle sandım. Yakalanmış gibi bir ıslık tutturup sağa sola baktım. Orada olup olmadığını anlamak için göz ucuyla da onu kolluyordum. O ise hiçbir şey yapmadan sadece bakıyordu. Bir an, bana baktığını düşündüm. Sonra insan, bazen kendi yalnızlığını bile yanlış anlayabiliyor diye bu düşünceden çabucak vazgeçtim. İstemsizce arkamı döndüm. O sıra tramvayın gürültüsü iki yakayı değil, insanların birbirine tutunuşunu ayırıyordu sanki. Havaya rağmen büyüyen kalabalığın içinde bir çocuk, annesinin elinden kurtulmaya çalışıyordu. O, hareketsiz; çocuk da bir o kadar canlı. Bir an, nereye odaklanacağımı şaşırdım.
İki kez rahat nefes aldım sonra. Birincisi yakalanmadığım için… İkincisi de annesinin elinden kurtulamayan çocuk için… Gözlerimi açtığımda o, telaşsızca toplanıyordu. Çantasını astığı metal kancayı çıkarırken bir an sendeledi. Ellerindeki titrek lekeler yer değiştirmiş gibi gergindi. Boş kovasına bakarken irkildi. Ayaklar altında kararıp buruşmuş gazetelere uzun uzun baktı. Kar da taşların üzerinde gittikçe kirleniyordu. Eğildi, zeminle bir olan zaman kâğıdını insani lekelerden kurtarabildiği kadar çekip aldı. İlk kez yüzünü okuyamıyordum. O, satır satır İstanbul’a bakarken ben, onun kalabalığın içinde kayboluşunu izliyordum. Göğsümü yırtarcasına bir acı da duyuyordum.
Yanına gitmek istedim. Ne diyeceğimi de düşünmeye başladım. Birkaç dakika ben de onun gibi öylece kaldım. Birinin bana usulca seslendiğini duydum sonra. Sucular, simitçiler, göğe dikilen oltalar, sıcak çaycılar, kalabalığa sarılmış insanlar dışında kimseyi göremedim. Telaşla kendi yakama döndüm. Bu kez ben irkildim. O, gözümün içine bakıyordu. Sakalındaki renkler, sanki uzun zamandır aynı kışın içinde bekliyor gibi ağırlaşmıştı. Göz bebeklerindeki beyaz lekeler, yüzüne inatla ışıl ışıldı. Elindekini bana uzattı. Parmaklarım, daha dokunmadan eski bir şeyi hatırlamış gibi titredi. Yanıma oturdu, izin alırcasına bir hürmetle. İstanbul da ilk kez suspus oldu. Vapurların sesi, dalgaların homurtusu, ince belli bardakların değdikçe artan tınısı, tramvay gıcırtısı… Hepsi bir anlığına geri çekildi.
Titreyen parmaklarımla ıslak kâğıdı açtım. Karın gölgelediği satırlarda çocukluğumdan kalma bir oyun; oyunun ortasında bir çocuk, karşımda duruyordu. Dört numaralı boşlukta, bacaklarını karnına çekmiş, zemine kulağını dayamış hâlde… Kar, çizgilerin üstünü kapatırken çocuk da kayboluyordu. Elimde eriyen zamana telaşla yeniden baktım. Mürekkep dağılmış, satırlar birbirine karışmıştı. Başımı kaldırdığımda adam gitmişti. Neyin izi kalmıştı parmaklarımda, bilmiyordum. Kimliğimi kontrole geldi sonra sivil polisler. Sesimden ürkmemek için sakince çıkardım, cebimden. Korkulukların arasından Valide Sultan beni gözlerken ağır ağır yürüyen sisin içinde, oltanın ucundaki yeşil ışık hâlâ yanıp sönüyordu. Ve ben bir düşün lekesini nasıl sileceğimi artık bilmiyordum.
Pınar Akyüz Atmaca