20 Tem Esma Sindar
Dut Lekesi

Nefes almak… Sahiden, en son ne zaman ciğerlerimde hissedebileceğim kadar temiz bir nefes aldım? Sadece tek bir nefes…
Bir odanın içine hapsedilmiş gibiyim; duvarlarını kendi ellerimle ördüğüm, ışıksız bir oda. Üstelik bu duvarları örerken kapı için bile boşluk bırakmamışım. Kendime karşı ne zaman bu kadar acımasız olmaya başladım?
Nereye yürüdüğümü bilmeden adımlarken koca ağacın gölgesi, bir sığınak gibi uzanıyor ayaklarıma. Yere çöküyorum, gözlerim toprağa kayıyor. Yerdeki ezilmiş kara lekeler, gözüme takılıyor. Kendi ağırlığına dayanamayıp toprağa düşmüş, ezilmiş dutlar…
Ayağa kalkıyorum, ağır ağır. Elim, dallara uzanıyor; koyu mor, siyaha çalan meyvelere. Leke bırakacağını, tenime işleyeceğini ve kolay kolay silinmeyeceğini biliyorum ama şu an umurumda bile değil. Bu mor lekenin ellerime bulaşması içimdeki derin lekenin yanında nedir ki? Dilimin ucunda mayhoş, buruk bir tat… Bir tane daha… Bir tane daha… Ellerim kirleniyor; parmak uçlarım, morarmış gibi boyanıyor. Belki de içimdeki sızıyı görünür bir lekeye dönüştürmek; başa çıkabileceğim, görebileceğim bir dert yaratmak istiyorum kendime. Acı, yer değiştirsin istiyorum; bir an olsun, zihnimden çıkıp ellerime insin.
Ağacın yanındaki çeşmenin başına çöküyorum. Bir yere yetişmeye çalışıyormuş gibi hızla akan suyun altına ellerimi uzatıyorum. Soğuk su, morluğu siler sanıyorum. Aslında kolaylıkla, öylece yok olmayacak biliyorum ama inandırıyorum kendimi. Ovalıyorum, çitiliyorum; çıkmıyor. Buz gibi su; tenimden akıp giderken leke daha da derinlere, derimin en ince çizgilerine yerleşiyor. Tıpkı atmak için çabaladıkça zihnimde kök salan düşünceler gibi… Ovaladıkça canım yanıyor. Yıka, ovala, kanat… Lekeler, çıkmamak için direndikçe suya daha da kızıyorum. Suya karışan damlaların kaynağı gözlerim mi yoksa çeşme mi ayırt edemiyorum. Sadece ağlıyorum; ellerimdeki lekeye mi, içimdeki düğüme mi, bu düğümü içime yerleştiren hayata mı ağlıyorum? Karar veremiyorum.
Sonra bir el giriyor görüş açıma. Başımı kaldırıp kim olduğuna bile bakmıyorum, sadece gölgelerimiz kesişiyor.
“Boşuna hırpalama kendini, suyla çıkmaz o.” diyor usulca.
Konuşmak istemiyorum. Parmak eklemlerimi kızartana kadar yıkamaya, lekeyi kazımaya devam ediyorum. O, yanımdan geçip ağaca uzanıyor. Sessizliği dinliyorum; onun dut kopardığını, yediğini duyuyorum. Onun da ellerine bulaştı işte, inatçı leke.
“Zamanında ben de az kanatmadım, ellerimi.” diye mırıldanıyor yeniden. Sesinde bir öğütten çok, geçmişe duyulan bir sitem var. “Taşla çitiledim, sabunla kazıdım… İnat ettikçe daha da derine işledi. Meğer devası çok uzakta değilmiş.”
Ağacın dalından taze, yeşil bir yaprak koparıp yanıma, çeşmenin başına dönüyor. Acele etmeden avucunun içindeki yaprağı eziyor ve kendi parmaklarındaki mor lekelerin üzerine sürtüyor. İnatçı koyu lekeler, yavaş yavaş yeşilin özsuyuyla akıp gidiyor. “Tuhaf değil mi?” diyor gözlerini sudan ayırmadan. “İnsanı lekeleyen de aynı ağaç, temizleyen de. Meğer, bizi kirleten hayat; temizlenmemiz için gerekeni bizden saklamıyormuş, sadece görmemizi bekliyormuş.”
Ezilmiş yaprağı kenara bırakıp ellerini durularken hiç acele etmiyor, benden de bir cevap beklemiyor. Sanki eski bir anısıyla konuşuyor gibi bir hali var. Hoş, benim de ona ne söyleyecek sözüm ne de cevabım var.
Ağacın dalından taze bir yaprak daha koparıp yanıma yaklaşıyor. Yaprağı usulca çeşmenin mermerine, elimin uzanabileceği bir yere bırakıyor. “Çaresi bu kadar yakınındayken suyu da kendini de boşuna tüketme.” diyor ağır adımlarla uzaklaşırken. “İnsan bazen inat edip körleşiyor, dermanın kendi ellerinde durduğunu unutuyor.”
Su, hızını hiç kesmeden akmaya devam ediyor. Ben kızarmış, leke içinde kalmış ellerime ve mermerin üzerindeki yeşil yaprağa bakıyorum. Yabancının dudaklarından dökülen sıradan kelimeler, kendi ellerimle ördüğüm odanın duvarlarında yankılanıyor. Belki de tuğlalarını tek tek dizdiğim bu yıkıntıdan beni çıkaracak güç, hâlâ kendi ellerimde gizlidir.
Suyun sesi zihnimdeki gürültüyü bastırırken başımı yavaşça kaldırıp ağacın yeşil yapraklarına bakıyorum.
Derin bir nefes alıyorum. Ciğerlerimde hissedebileceğim kadar temiz bir nefes…
Esma Sindar