Eda Nur Talan
Öfke Yalnızlığı

 

Mayıs ayının serin bir gecesinde ayın ve yıldızların tüm çıplaklığıyla karşısında durduğu balkonundan dışarıyı izliyordu, genç kadın. Üzerinde kendisini güvende hissetmesini sağlayan ince pamuklu bir pike ve saçlarını usulca okşayan rüzgâr vardı. Bu durum, ona annesini anımsattı. Kalbine dolan acıyla oturduğu yerden yavaşça kalktı. Acısı kalbini yakmaya başladığında derin bir nefes alıp salona gitti, fotoğraf albümünü aldı eline. Sayfalarını teker teker geçerken her bir fotoğrafa dikkatlice baktı. Annesinin vefatı üzerinden tam on yıl geçmişti. Hani hep derler ya, “Dile kolay.” diye. Genç kadın için on demek artık dile bile kolay değildi. Annesiyle anne kız olarak ayrılmamışlardı. Aynı evde yaşayan iki insanlardı sadece. Ailesi ona; aile nasıl olunmazı, bir çocuğun psikolojisi nasıl bozuluru öğretmişti. Bir tek sevgiyi, huzuru ve aileyi olmayı öğretmemişlerdi. Anne babasını hiçbir zaman anne ve baba olarak hissetmedi. Ona göre ebeveyn olmak, bu değildi.
Annesinin vefatıyla her şey değişmişti içinde. Üzerini örtmeye çalıştığı acılar, çığ olup büyüdü; nefesini sıkıştıracak hale geldi. En son sayfada evlerinin önündeki fotoğrafları vardı. Gözyaşı, fotoğrafa düştü ve tam 10 yıl öncesine gitti kadın zihninde. Adeta hipnoz olmuştu.

Şu an buradaydı ama zihni geçmişteydi. Ezanla cenazesi duyurulan annesi için taziyeye gelmişlerdi. Hiç sevmiyordu, bu tarz şeyleri. Evet, o acıyı yaşadı ama insanların saçma saçma konuşmaları destekten çok, köstek oluyordu. Bir de “Üzülme.” demezler mi? Siniri tepesine çıkıyordu, genç kadının. Herkes gittiğinde acı gerçekle baş başa kaldı. “Bundan sonra ne yapacağım?” dedi, kendi kendine. Çünkü hiçbir zaman, hayattaki durumlara karşı ne yapacağını bilemiyordu. Ailesi ona; hep susmasını, duygularını bastırmasını ve tepki vermemesini öğretmişti. İşte sırf bu yüzden, nasıl davranacağını bilmiyordu. İçinden gelen tek şeyse öfkeydi. İyi bir aile olamadıkları gibi onu bu hayatta yapayalnız bırakmışlardı.
Tanıdık olan kimse kalmamıştı hayatında, bu da sinir sistemini ele geçirip kaygısını hat safhaya çıkarıyordu. En çok da bu yüzden nefret ediyordu; sevgisizlik, yalnızlık ve korku üzerine kurulmuş bir hayatı vardı. Bu da, temel kişiliğinin zayıf olmasına sebebiyet verdi. Şu hayatta emin olduğu tek bir şey vardı, o da temeli sağlam atılmayan her şeyin devamının da sağlam olmayacağıydı.

En ufak darbede yıkılıp tekrar tekrar düzeltilmeye çalışılıyordu ancak hiçbir zaman düzeltilmeyeceğine çok emindi. Çünkü yıllar sonra görülen sevgi, çocukken verilen sevginin boşluğunu doldurmaya yetmiyordu. Belki zaman acıyı bastırıp hafifletiyordu ama yaşanmamış, çocuk hissedilememiş sevgi ve kurulamamış aile bağı her zaman orada duruyordu. Yine de içinde bir umut kırıntısı taşımaya çalışıyordu. İnsan en çok, ailesinden sevgi görmezse hiç kapanmayan bir yarası oluyordu. Genç kadın, bu yarayı kapatamıyordu belki ama yaşanamamış güzel anıları düşünerek daha da genişlemesine engel olmaya çalışıyordu.
Küçükken sevgi görmeyen herkes çok iyi bilirdi ki bu sevgisizliği, hayalinde kurduğu sevgi dolu aileyle gidermeye çalışırdı.

Eda Nur Talan