01 Eki Yeşim Songur
Kül

Genç adam, sobanın karşısına oturduğunda önce elleri hatırladı.
Babasının ellerini…
Parmaklarının arasındaki derin çatlakları ve o çatlaklara yerleşmiş toprağın siyahlığını.
Sonra, sobanın üzerindeki kestaneleri çevirdiği anlar geldi aklına. Ateş, dışarıdaki soğuğa inat, babasının yüzünde ince bir kızıllık bırakırdı.
Elini sobaya doğru uzattı, ateşin sıcaklığı avuçlarına değdi.
Gözlerini yavaşça koyulaşan korlardan alamıyordu.
Korlar koyulaşıyor, odanın geri kalanı yavaşça siliniyordu.
Neredeydi?
Hangi zamandaydı?
Kaç yaşındaydı?
Usulca düşen kar taneleri gerçekten bugüne mi aitti, yoksa yıllar önceki bir kışın penceresine mi vuruyordu?
Sobanın üzerindeki kestanenin kokusu ile küllerin altında közlenen patatesin kokusu birbirine karıştı.
Gözlerini kapattı, çocukluğu hemen yanı başına sessizce oturuverdi…
Çocukluğunda kışı hiç sevmezdi.
Kış; annesinin ince parmaklarıyla sobaya son odun parçasını bırakırken yüzünde oluşan çaresizlik, babasının sessizce valizini toplamasıydı.
O valiz, her kış birkaç kez hazırlanırdı; çalışmak için daha sıcak şehirlere giderdi.
Giderken kapının çıkardığı o tok sesi hiç unutamamıştı.
Her defasında, babasının arkasından cama koşar, buğulanmış camı elleriyle siler, sokağın sonuna kadar gidişini izlerdi. Babası, sokağın köşesine geldiğinde arkasına bakar, el sallardı.
Annesi, kapıyı kapattıktan sonra bir süre elini kapının kolundan çekemezdi.
Sonra sobaya bir odun daha atardı.
Babası giderken sanki hava buz keser, hayat biraz daha eksilirdi.
Annesi geride kalan her şeye yetişmeye çalışırdı.
Sobaya,
çamaşıra,
pazara,
ekmeğe,
bir de kendisine…
Omuzlarının her gün biraz daha aşağı indiğini o yaşta fark etmişti. Omuzların bile yorulabildiğini öğrenmişti.
Evde, kışın iki bayramı vardı.
Babasının eve döndüğü akşamlarda, sobanın üzerinde çıtırdayan kestane ve küllerin altına gömülen patates…
Babası maşa ile kestaneleri çevirir, o ise sabırsızlıkla kabuğun çatlamasını beklerdi.
Çıt…
O küçük ses ile evin havası değişirdi. Babası gülümser, annesi mutfaktan başını uzatırdı. Ellerinin yanmasına aldırmadan patatesleri soymaya koyulurlardı.
Kimse “Mutluyuz.” demezdi.
Ama birkaç saatliğine kışın o buz kesmiş yüzü dışarıda kalırdı.
Sobanın karşısında ne kadar öyle oturduğunu bilmiyordu.
İçindeki ateş küçülmüş, kalan son odun ortasından yarılmıştı. Kızıllığın çevresindeki kül ağır ağır çoğalıyordu.
Çıt…
Ses sobadan gelmişti.
Ama bir an, yıllar önceki bir kış akşamında babasının maşayla çevirdiği kestanenin kabuğundan gelmiş gibi hissetti.
Çıt…
Babası gülümseyecek, annesi mutfaktan başını uzatacak zannetti, hiçbiri olmadı.
Başını kaldırdı.
Kapı aralığı karanlıktı.
Bir zamanlar küçük iskemlenin durduğu köşe boştu, fakat sobanın yanındaki eski maşa hâlâ oradaydı.
Uzanıp aldı.
Parmaklarını üzerinde gezdirdi, sonra kararmış sapını sıkıca kavradı.
Babası da onu tam buradan tutardı.
Maşayı yerine bıraktı.
Odanın sessizliği biraz daha derinleşti.
Korların arasından ince bir hışırtı yükseldi.
Bir an bunun yalnızca odun sesi olduğunu düşündü.
Sesi tekrar duydu.
Ateş mi konuştu, yoksa o mu yıllardır susturduğu bir sese kulak verdi, anlayamadı.
— Benden geriye ne kaldı?
Kül, acelesiz cevap verdi:
— Sesin.
Ateş hafifçe kıpırdadı:
— Ben söndüğümde her şey biter sanırdım.
Kül bir süre sustu.
— O zaman ben olmazdım.
Küçük bir kıvılcım sıçradı.
— Sen benim sonumsun!
— Hayır, dedi Kül.
— Sen benim başlangıcımsın.
Ateş yeniden parladı.
— Ben dokunduğum şeyi değiştiririm.
Kül sustu.
Ateş sordu:
— Peki sen ne yaparsın?
— Kalırım.
— Bu kadar mı?
Külün sesi duyulamayacak kadar hafifti:
— Bazen kalmak, hatırlamanın başka biçimidir.
Son odun parçasının çöküşü duyuldu.
Genç adam elini uzatıp küle dokundu.
Parmaklarının ucunda ince gri bir iz belirdi.
Silemedi.
O anda çocukken babasının elindeki siyahlığı hatırladı.
Yıllarca onun topraktan kaldığını sanmıştı.
Sonra kendi ellerine baktı.
Bazı izler kaybolmuyordu.
Yalnızca değişiyordu…