Nur Kramer
Hayat Kendine Bir Yol Buluyor

Gezi yazarı Nur Kramer

Bu yazıya nereden başlayacağımı bilmiyordum.

Saraybosna’da insanı ilk karşılayan ne binalar ne de sokaklar. Şehrin yamaçlarına sessizce dizilmiş beyaz mezar taşları…

Sana bu mektubu, beyaz mermerlerin günbatımında son ışıkları topladığı bir tepeden yazıyorum.

Kovači Şehitliği…

Saraybosna için savaşan, bu şehri savunurken hayatını kaybeden insanlar burada omuz omuza yatıyor. Bir zamanlar aynı şehri savunmuşlar. Şimdi aynı toprağın altında yan yanalar.

İnsan mezar taşlarına bakarken, tarihin bazen kitaplarda değil, ayaklarının altında olduğunu fark ederek ürperiyor.

 

Yokuştan aşağıya doğru, beyaz mermerlerin arasına sessizce iniyorum. İnsanların günbatımını izlemek için burada toplandığını görüyorum. Hemen üst tarafta Sarı
Tabya var. Orası da dolu. Her akşam tekrarlanan bir ritüele dönüşmüş.
Günbatımı her zaman büyüleyicidir, öyle değil mi?Ya bir şehrin üstünü örter yavaşça, ya bir dağın ardına saklanır, ya bir denize dalar… Bazen bir pencerenin camına vurur son ışığı, bazen bir sokağın taşlarına. Bazen de birinin yüzünde kalır birkaç saniye daha. Günün son ışığı, herkese başka bir yerinden dokunur.

Ama burada bambaşka bir şey var.

Güneş her akşam beyaz mermerlerin üzerine inerken gün de sanki usulca toprağa çekiliyor. Gökyüzü son ışığını bırakıp çekilirken herkes kendi sessizliğinde.

Her şey sessiz…

Herkes sessiz…

Işığın karanlığa, umudun sessizliğe emanet edildiği an.

Bir ibadet gibi.

Sanki her akşam burada, yaşayanlarla ölüler arasında sessiz bir anlaşma var.

O sessizliğin içinde uzunca bir süre duruyorum.

Tarifi zor…

Ertesi sabah, ilk kurşunun atıldığı Latin Köprüsü’nün yakınındaki sokaktan geçiyorum. İçimde, Saraybosna’nın hüznüne karışan, baharını arayan, umudunu kaybetmeyen bir ezgi çalıyor: Ederlezi… Bu yazıyı Ederlezi’yi dinleyerek okursan, buraların  sesini de duyacaksın.

O ilk kurşunun atıldığı yerdeyim.

O ilk kurşun!

Dünyayı vurdu.

Koca bir yüzyılı.

Geleceği,

Hepimizi…

Kimi zaman Avrupa’nın Kudüs’ü diye anılan Saraybosna, insanın kalbine önce güzelliğiyle dokunuyor. Sonra, her köşe başında fısıldayan acı geçmişiyle… Bu şehir, iki kez tarihin yükünü omuzlamış. Biri dünyayı ateşe veren ilk kurşunla, diğeri kendi bağrına düşen kurşunlarla…

Minarelerden yükselen ezan, birkaç sokak ötede çalan çanlarla birbirine karışıyor. Aynı gökyüzünün altında bir cami, bir katedral, bir sinagog ve bir kilise yüzyıllardır yan yana duruyor. İnsan, ister istemez düşünüyor: Farklılıklar bir arada barış içinde yaşanabiliyorken savaş nereden çıkıyor? Sorunun cevabı, insanın içinde ağır bir sessizlik olarak kalıyor.

Ama bugün Başçarşı’nın taş sokaklarında, bütün bunlara rağmen hayat sürüyor.  Bakırcıların çekiçleri hâlâ ritim tutuyor. Tanıdık nakışlarla işlenmiş bakır cezvelerden kahve kokuları yükseliyor. Güvercinler Sebil’in etrafında dönüyor. Çocukların gülüşleri asırlık taşlara karışıyor. Hayat, bütün acılara rağmen inadına devam ediyor.

Ama şehir unutmuyor. Saraybosna sokaklarında dolaşırken binalardaki kurşun izlerinin yanı sıra kaldırımlarda başka izlere de rastlıyorsun. Savaşın açtığı yaralar, kırmızıya boyanmış güller gibi ayaklarının altında duruyor: Saraybosna Gülleri.

Bir şehrin yarasına dokunuyorum, içimde bir yer acıyor. Katedralin duvarındaki iz soğuk. Ayaklarımın dibinde savaşın açtığı yaralar var, içlerine reçineden kırmızı güller doldurulmuş.

Saraybosna, ölümün düştüğü yere hayatı koymuş.

İnsanlar üstünden yürüyüp geçiyor. Basmaya çekiniyorum, kenarından geçiyorum.

Belki de umudun ve direncin en sessiz ifadesidir:

Yaraları gülle kaplamak.

Ölüme yaşam doldurmak…

 

Hayat, kendine bir yol buluyor: Umut Tüneli.

Umut ve tünel…

İki kelime; bir halkın nefes borusu.

Saraybosna Kuşatması sırasında, 1993’te altı ayda hayata geçirilen bu tünel; Birleşmiş Milletler kontrolündeki havalimanı pistinin altından geçerek kuşatma altındaki şehre yiyecek, ilaç, mühimmat ve insan taşıyan bir yaşam damarına dönüşmüş.

 

Savaşın ortasında, yerin altında açılmış daracık bir yoldan içeri giriyorum. Duvarlar birbirine yaklaşıyor, tavan alçalıyor, adımlarım yavaşlıyor. Bir süre sonra dışarıdaki dünya tamamen kayboluyor. Bir zamanlar bu daracık geçitten hayat taşınmış. Yalnızca yerin altından yürümüyorum, başka bir zamandan geçiyorum.

Nefesim kesiliyor…

Tünele giren ben ile çıkan ben aynı değilim.

 

Dışarı çıkınca yol devam ediyor. Bu kez Mostar’a…

Saraybosna’dan trenle Mostar’a giderken camdan geçen manzarayı seyrediyorum, hiç durmadan.

Yol değişiyor…

Manzara değişiyor…

Ben değişiyorum…

 

Neretva’nın iki yakasını birbirine bağlayan o zamana kadar fotoğraflardan aşina olduğum Mostar Köprüsü beliriyor.

Fotoğraflarda hissedilmeyen bir atmosferi var buranın. Bir hüznü, bir direnci… Bir akışı…

Savaş onu da yıkmış.
O ise yeniden ayağa kalkmış.

Yüzyıllar boyunca Neretva’nın iki yakasını birbirine bağlamış. Farklı inançlardan insanları birbirine ulaştıran yalnızca bir geçiş değil, bir bağ olmuş.

Şimdi yine iki yakayı birbirine bağlıyor.

 

Neretva’nın serin sularına atlamaksa gençler için bir cesaret ritüeline dönüşmüş. Köprüyü geçip nehre doğru iniyorum.

Neretva’ya atlayanları seyrederken Umut Tüneli’nden sonra bahara kavuşmuş gibiyim.

Şahit olduğum onca acının ardından, o kayalıklardan coşkun sulara bırakmak istiyorum kendimi… Yerçekimine değil, hayatın tam da kendisine kapılıp gitmek için…

 

Neretva’nın suyu Mostar Köprüsü’nün altından akıp giderken hiçbir şeyi açıklamıyor.

Sadece akıp geçiyor…

Zaman gibi…

 

Mostar’dan geriye bana bir köprüden çok, iki yakayı birbirine bağlayan o görünmez bağ kalıyor.

Saraybosna ise…

İçimde kalıyor.

Zaman yerdeki külleri savuruyor ama Saraybosna gülleri hep orada.

Unutmayalım diye.

Barışla…

Nur Kramer

Tags: