01 Eki Nalân Çalışkan
Kar Ateş Köpek

Reyhan firar etmiş minik bir ayağı yorganın içine soktu. Ayağın sahibinin elini abisinin gözünden aldı. Yün yorganı iki kardeşin çenesine kadar çekti. Kışın tek odaya sığıyorlardı. Çocuklara yere yatak seriyordu.
Pijamasının paçalarını çorabının içine tıkıştırdı, hırkasına sarındı ve kapıdan çıktı. Yarım saat sonra dış kapının önünde biriken karları temizlemeyi bitirmişti. Yüzünü buruşturup uyuşmuş elleriyle ıslak çoraplarını çıkardı. Yüzü kızarmış, gözleri yaşarmıştı. Şimdi yorganın altına, çocukların yanına girivermek vardı. “Sobayı da başkası yakar artık.” Bu annesinin sesiydi. İçinde konuşuyordu. İlkokula başladığında duymaya başlamıştı. Dört yıl önce Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun annesi rahmetli olunca tümden içine yerleşmişti. Annesi onu uyarır, doğruları gösterirdi. Ne yaşarken ne şimdi iyi bir söz ettiğini de duymamıştı ya, kendisi iyi bir şey yapmıyorsa annesi ne etsindi?
“Anne televizyonu açsana”
Büyük oğlu Sedat uyanmıştı. Karışmış saçları ve kocaman gözleriyle kendisine bakıyordu. Hiç uyku mahmurluğu yaşamazdı bu çocuk. Gözünü açtığında uyanmış olurdu.
“Yat kuzum yat, buz gibi içerisi”
“Cizgi film seyrederim.”
“Oğlum saat erken. Daha televizyon acilmadi. Sen ne diye uyandın ki? Tatil ya bugün.”
İleride kendi sesi de çocuklarının içine girecek diye güzel konuşurdu oğullarıyla Reyhan. Kalpleri kırılsın istemezdi.
Soğuk sobanın kapağını kaldırıp demir ile karıştırdı. Bir kaç parça kor kalmıştı, üzeri külle kaplanmış can çekişiyordu. Akşam büyük bir iştahla yanıyordu oysa. Üstteki kapaktan kıvılcımlar çıkıyordu. Tavana yansıyan ışık dans ediyordu. Recep kahveden gelince ellerini sobaya uzatıp ısınırken “kar başladı, hava fena” demişti. Sonra cebinden bir kese kağıdı çıkarıp sallamış Vedat “ leblebi şekeriii” diye divandan babasının yanına zıplamıştı. Reyhan ikisine de çay doldurup kocasının yanına oturmuştu. Şimdi sönmek üzere olan iki küçük yumruydu hepsi.
Külü az önce karları temizlediği evin girişine döktü. Kül kayıp düşmeyi engellerdi. Kovayı tekrar hazırladı. “Yavaşsın yavaş” Annesinin sesi onu hızlandırdı.
Kovayı sobaya yerleştirdi. Önüne diz çöküp kibriti yaktı. Sedat yatağın içinde elini şakağına koymuş annesini izliyordu. Türk filmlerindeki artistlere benziyordu.
“Anne sen üşümüyor musun?”
“Hırkam var ya kuzum”
“Ben de hırka giyeyim?”
“Sedat çıkma o yorganın altından. Aaa, yanacak birazdan.”
Söz dinledi.
“Hiç bağırmazmış çocuklara, tüü senin analığına” Bu annesiydi.
Çıra tutuşmamıştı. Odunlar mı ıslaktı ne? Bir daha denedi.
“Anne”
“He?”
“Anne, ben bu sobanın resmini yaparım.”
“Yaparsın kuzum.”
“Televizyonu da yaparım. Bir tek insan, köpek falan yapamıyorum.”
Reyhan sobaya iyice eğilmiş, üflüyordu.
“Öğretmen dedi ki yetenekliymişim.”
Reyhan’ın gözü sobada.
“Dedi ki öğretmen, ‘sizin ailede kim resim yapıyor’ dedi”
Çıra yanacak gibiydi. Reyhan dizlerinin üzerinde durdu. Annesinin arkasından bir kız çocuğu heyecanla el salladı. O kızı gidip getirdi taa içinden.
“Ben resim yapardım. Babanın da sesi çok güzeldi” dedi.
İlkokul öğretmeni konuşurken babası bir eliyle kasketini, bir eliyle Reyhan’ın elini tutmuş başı önünde dinlemişti. “Reyhan’ı okut Hüseyin Amca. Dersleri çok iyi, çok güzel de resim yapıyor. Bakarsın resim öğretmeni olur.” “Olur öğretmen bey” demişti babası. Öğretmene itiraz edilmez, saygı da da kusur edilmez. Reyhan’ın içinde bir alev topu. Daha bir şevkle resim yapıyor. Babasına da gösteriyor resimlerini. Babası pek anlamıyor ama bakıyor, başını okşuyor. “Aferin kızıma” Arkadaşlarıyla oyun oynarken hep öğretmen oluyor Reyhan. Ders elbette Resim İş. O bahar Reyhan nereye baksa renk görüyor. Yaz gelip okul kapanınca herkesin dilinde bir Reyhan. “Tavukların yemini ver ”, “Kardeşine bak ” “Tarlaya yemek götür” Köyde iş biter mi? Kimse okul lafı etmiyor. Eylülde içi bir “cızz” ediyor Reyhan’ın. İçindeki alev önce kora dönüşüyor, sonra sönüyor.
Sedat yorgana bir tekme atıp oturuyor yatağın içine.
“Yaa resim mi yapıyorsun? Göstersene”
“Eskiden oğlum, eskiden”
“Bana köpek çizmeyi öğretsene anne”
Odunların çıtırtısı duyuluyor. Sobayı yakmak için çektiği zahmeti unutmuş gibi kalkıyor Reyhan. Odadan çıkarken Sedat’a dönüp cıvıldıyor “Resim defterini çıkar hadi”
“Oley” diye zıplıyor Sedat. Vedat’ın uykusu nasıl derin. Hala uyuyor. Reyhan çaydanlıkla giriyor içeri. Sobanın üzerine oturtuyor. “Cosss” ediyor çaydanlık.
Yatağa oturuyorlar yan yana. Sobanın sıcaklığı yüzlerini okşuyor. Odanın camları buğulanıyor. Reyhan defterin sayfalarını çeviriyor. Film izler gibi izliyor oğlunun çizimlerini. “Ne güzel renkler, ağacı beğendim” Her sayfaya söyleyecek bir cümle buluyor. “Aman neler de bilirmiş” diyor annesi.
Son pelür kağıdı çevirip boş sayfaya geldiğinde avucuyla düzeltiyor. Sedat annesine yaslanıp gözlerini deftere dikiyor.
“Sen bize bir şarkı söyle kuzucuğum, ses olsun” diyor Reyhan.
Kalemi acemice tutuyor. Eli biraz titrek… Otuz yıl mı geçti?
“Bu ne anne?”
“Bu yol, kar yağmış, yolda da kül var, ayaklarımız kaymasın diye. Şuraya kulübesini yapalım köpeğin. Sonra da kendisini çizelim”
Nalan Çalışkan