20 Haz İnci Ürkmez
Kayıp Çağrı

Dağların birbirinden ayırdığı evler vardı. Her ev başka bir yamaca tutunuyordu. Aralarında dere, sis, uçurum vardı. Yağmur başlayınca yollar kaybolur, kış gelince bazı kapılar haftalarca açılmazdı.
Bazen yalnızca karşı evin ışığını görürdük. O kadar! Ses ulaşmazsa kaybolabiliyorduk burada. Telefon da yoktu henüz.
Bazı geceler sis vadinin içine öyle ağır çökerdi ki köy küçülüyor sanırdım. Ağaçların şekli silinir, dere görünmeden akar, teneke çatılara vuran su karanlığın içinde büyürdü.
Sonra bir ıslık sesi duyardık. İnce, uzun, yalnız. Rüzgârın içinden kıvrılarak gelir bizi çağırırdı.
Bir gün, karşı yamaçta yaşayan teyzemlerde kalmıştım. Öğleden sonra odun toplayacaktık. Uzaktan geldi ıslık. Teyzem başını kaldırdı, hemen pencereye yaklaşıp dinledi, sonra cevap verdi. Ses dağın göğsüne çarpıp geri döndü. Vadinin içinde görünmeyen kuşlar dolaşıyor gibiydi.
Haberleşmenin dünyanın her yerinde böyle olduğunu sanırdım o zamanlar. Dedem sabahları kapının önüne çıkar, iki parmağını ağzına götürür, uzun bir ıslık bırakırdı havaya. Bir süre sonra karşı yamaçtan cevap gelirdi.
‘’Yol kapanmış, bir kadın sancılanmış, bir çocuk dereye düşmüş.’’
Her haberin başka sesi vardı. Telaşlı olan kısa kesiliyordu. Sevinçli olan yükseliyordu. Ölüm haberi yavaş gidiyordu dağın üstünde. Zamanla seslerin içindeki duyguyu öğrenmiştim. Bazı ıslıklar aceleyle koşardı, bazıları yorgun, bazıları karanlığın içinde kaybolurdu. En korkuncu gece gelenlerdi…
Son gece; yağmur çatıyı döverken, rüzgâr bacanın içinde uğulduyordu. Bir anda vadinin öbür ucundan bir ses yükseldi. Uzun, kesik, titrek…
O sesi duyduğu anda dedemin yüzü değişti. Bazı korkuları kelimeler olmadan tanırdı. Elektrikler kesildi. Gaz lambası yaktık. Anneannem ertesi gün fındık toplamaya gideceğimiz için, mutfakta mısır ekmeğini bezin içine sarıyordu. Tencereden çıkan kaynama sesi eve yayılıyordu.
Sonra vadinin karşısından bir ıslık daha geldi. Kısa, kesik kesik, tekrar eden. Dedem ayağa kalktı hemen.
“Toprak kaymış!” dedi.
Ceketini aldı. Kapıyı açtığında yağmurun sesi, karanlık ve rüzgâr birlikte içeri doldu. Vadinin içinden başka ıslıklar yükseliyordu. Biri ötekine çarpıyor. Dağın içinde dolaşıyor. Yeniden geri dönüyordu. Sanki gece boyunca insanlar birbirini görmeden konuşuyor, haberler rüzgarın içinden geçerek evlere ulaşıyordu.
Bana döndü; ‘’Kapının ardında kal kızım sen. Bizim sesler birine varmak için çıkar.’’ dedi ve parmaklarını aceleyle dudaklarının arasına yerleştirip, derin bir nefes aldı, vadiye doğru güçlü bir ses gönderdi. Annemi, babamı, kardeşlerimi çok merak ettik. Sabaha kadar uyuyamadık. .
Nihayet yağmur sustu. Derenin sesi büyüdü. Ağaçlardan damlayan sular tek tek düşüyordu. Uzaktaki köpekler havlamaya başladı. Sonra köy sustu. Ama gerçek değildi bu suskunluk. Bekleyen bir şey vardı içinde.
İneklerimiz kaybolmuş!
O gün kaybolan sadece ineklerimiz değildi. Ben de o saf, sessiz güvenimi yitirmiştim…
Yıllar sonra şehirde yaşamaya, birbirine ulaşmaya çalışan sesleri özledim.
Apartmanlar dip dibe şimdi. Yan duvarda kavga oluyor, başka daire televizyonu açıyor. Bir kadın günlerce perdeyi açmıyor, kimse kapısını çalmıyor. Asansörde ismini bile bilmediğimiz komşularla selamlaşma bile yok. Selam versem,’’ Tanışıyor muyuz?’’ dedi, biri bir gün.
Şehir ise sürekli konuşuyor aslında. Mesela; inşaat gürültüsü, trafikte korna sesleri hiç bitmiyor. Ambulans sirenleri, telefon bildirimleri, metro istasyonlarında yankılanan anonslar, parkta oynayan çocukların neşeli bağırışları hatta apartman boşluğunda acele ile yürüyen topuk sesi bile şehrin dokusunu oluşturuyor. Ama işte, sesler hiç olmadığı kadar çoğalsa da insanlar birbirini bulamıyor.
Bir gece balkonda otururken uzaktan ambulans geçti. Siren dar sokakların arasında yankılandı. İçim bir anda eski köy geceleriyle doldu. Sis, yağmur, dere, ıslık ve karanlığın içinde birbirini ıslıkla arayan insanlar.
Bizim köy için ses; konuşmak için değil, kaybolmamak içindi…
İnci Ürkmez