İlkay Songur
Dokuzuncu Dalga

Yılın dokuzuncu ayından onuncusuna doğru usulca geçerken St. Petersburg’da bir başka “dokuzuncu” da kendi eşiğini atlamaya hazırlanıyor.

İvan Ayvazovski’nin 1850 tarihli o meşhur Dokuzuncu Dalga’sı, yüz yetmiş yılı aşan ömründe ilk defa böylesine kapsamlı bir restorasyon görüyor. Müzenin acelesi var; zira eseri, Ekim ayının ortasında açılacak büyük Ayvazovski retrospektifine yetiştirmeye çalışıyorlar. Tablo şimdilik duvardan inmiş, restorasyon atölyesinde hazırlanıyor. Aslında Dokuzuncu Dalga da şu sıralar kendi dokuzuncu dalgasını atlatıyor diyebiliriz. Daha berrak dönmek üzere bir süreliğine ortadan kayboluyor.

Doğrusu, ona yeniden bakmak için bundan daha isabetli bir zamanlama düşünemiyorum.

Zira Dokuzuncu Dalga, sadece bir deniz manzarasından ibaret değil. Hatta tabloya şöyle biraz daha yaklaştığınızda, meselenin deniz olmadığını bile anlarsınız. Daha ziyade, tam felaketin ortasındayken insanın o kadim inadıyla ilgilidir:

Bir tane daha…

Bunu da atlat.

Sonra bir tane daha…

Kim bilir, bundan sonrası diner belki.

Tuvalde gece boyu kudurmuş fırtınanın paramparça ettiği bir gemi çıkar karşımıza. Gün ağarmaktadır. Kazazedeler batan gemiden arta kalan kırık direğe can havliyle tutunmuş, kabaran denizin ortasında birer noktaya dönüşmüştür. Gökyüzünü gün doğumunun o sıcak tonları boyar; su yeşile, turkuaza, hafiften altına çalar. Gelgelelim ufukta yeni bir dalga kabarmaktadır. Tablonun ismine kulak verecek olursak o dalga öyle sıradan bir dalga da değildir.

Dokuzuncudur.

Eski denizci efsanelerinde, bu dokuzuncu dalganın öncekilerden çok daha iri ve ölümcül olduğuna inanılır. Öyle ki, Rusçadaki o meşhur “devyatıyval” ifadesi zamanla denizden taşıp bambaşka bir anlama bürünmüş; devasa bir tehlikenin, ezip geçen bir gücün veya herhangi bir krizin tepe noktasını tarif eden bir deyim halini almıştır.

Yalnız ortada ufak bir sorun var.

Denizin dalgaları saymak gibi bir derdi yoktur.

Modern oşinografi dalgaların gerçekten gruplar halinde ilerleyebildiğini kabul ediyor ancak en büyük dalganın mutlaka yedinci, dokuzuncu ya da onuncu olacağına dair fiziksel bir kural yok. “Roguewave” dediğimiz beklenmedik dev dalgalar gerçek, fakat onlar da belli bir sıra izlemiyor.

 

Deniz sayı bilmiyor.

O halde biz neden inatla sayıyoruz?

İşin tuhafı, bu hikâye aslında dokuzuncu dalgayla da başlamıyor.

Antik Çağ metinlerini biraz eşelediğimizde karşımıza daha çok “onuncu dalga” çıkıyor.

Roma’dan sürgüne gönderilen Ovidius, Tristia’da Karadeniz’e doğru yaptığı o çetin deniz yolculuğunu anlatırken fırtınanın göbeğinden yükselen devasa bir dalgayı şöyle tarif eder:

Posterior nono est undecimoque prior.

“Dokuzuncudan sonra, on birinciden önce.”

Başka bir deyişle: Onuncu dalga.

Anlayacağınız, Ovidius’un dünyasında felaketin doruk noktası henüz dokuza gerilememiştir.

1646’da İngiliz düşünür Thomas Browne, Pseudodoxia Epidemica’da bu eski inancı masaya yatırır. Latinlerin fluctus decumanus dediği, onuncu dalganın diğerlerinden daha büyük olduğu düşüncesini aktarır; ardından kendi gözlemlerine dayanarak dalgaların böyle düzenli bir sayısal sıraya uymadığını söyler. Rüzgâr, kıyı ve deniz tabanının yapısı zaten bu düzeni sürekli bozmaktadır.

Kısacası deniz, daha 17. yüzyılda bile üzerine zorla giydirmeye çalıştığımız bu matematiğe kafa tutuyordu.

Gelgelelim insan saymaktan hiç vazgeçmedi.

Üstelik bu sefer rakam dokuza dönüştü.

Hemen aynı dönemden 1645 tarihli başka bir metin çok daha tuhaf bir manzara anlatır. Leo Allatius, gençliğinde Sakız Adası’ndan Messina’ya yaptığı bir yolculukta gemisinin şiddetli bir fırtınaya yakalandığını yazar. Pruvadaki deneyimli kaptan bir yandan dalgaları izlemekte, diğer yandan dua edip haç çıkarmaktadır. Allatius nedenini sorduğunda kaptan, gemiyi batırabilecek olanın her dokuzuncu dalga olduğuna inandığını söyler. Sonra fırtınanın ortasında dalgaları saymaya başlarlar. Allatius, kaptanın haklı olduğunu düşündüğünü bile kaydeder.

Elbette bugün dönüp de bu notları bir meteoroloji verisi gibi okuyacak değiliz ancak insan zihninin işleyişine dair büyüleyici bir psikolojik belge olarak pekâlâ ele alabiliriz.

Çünkü o yaşlı kaptanın pruvada yaptığı şey, fırtınayı durdurmak değildir aslında.

O, fırtınayı zihninde sayılabilir bir forma sokmaya çalışıyordur.

Kaosun insana en ağır gelen tarafı yarattığı tehlikeden ziyade, o biçimsiz doğasıdır. Nerede patlak verdiğini görürüz ancak nerede duracağını kestiremeyiz. Sayı kavramı tam da bu noktada imdadımıza yetişir. Bir, iki, üç, dört… Saydığımız her rakam, o kör belirsizliğin içinden küçücük bir düzen koparıp alır. Anlayacağınız, dokuzuncu dalga denizlerin değişmez yasası olmaktan çok daha evvel, insanın kendi korkusunun matematiği halini almıştır.

Denizi sayarak ehlileştiremezsiniz.

Fakat korkunuzu hizaya sokabilirsiniz.

Psikolojide buna uzaktan akraba sayılabilecek tanıdık bir kavram var: Kontrol yanılsaması. Ellen Langer’ın 1975’te tanımladığı bu olgu; insanların nesnel olarak denetleyemedikleri rastlantısal durumlarda bile küçük seçimler, aşinalıklar ya da ritüeller üzerinden kontrol hissi geliştirebildiklerini anlatır. İnsan, belirsizlik karşısında bütünüyle eylemsiz kalmak istemez; küçük bir düzen, bir ritüel hatta bir sayı bile o belirsizliği daha katlanılır hale getirebilir.

O denizcinin ettiği duanın kerameti de muhtemelen buradaydı.

Bir su kütlesini duayla durduramazsınız kuşkusuz ama üzerinize gelenin dokuzuncu olduğuna sığınırsanız zihnen o darbeye hazırlanabilirsiniz.

Üstelik “dokuzuncu” diyebilmenin o incecik sesinde bile gizli bir teselli saklıdır: Eğer bu dokuzuncuysa ve bitiyorsa onuncusu en azından başka bir şeye benzeyecektir.

Elbette deniz kültürlerinde sayıların başka karşılıkları da var. Eski İrlanda anlatılarında “dokuz dalga” sınırı, geçişi ve korunmayı; Galiçya’daki A Lanzada’da doğurganlık ve şifayı çağrıştırır. Başka denizci geleneklerinde “Yedinci dalga en büyüktür.” inancı yaşarken Antik Akdeniz dünyası felaketin doruğunu onuncu dalgada arar. Bunların her biri, başlı başına başka bir hikâye. Bizim için önemli olan şu: Dokuz burada artık yalnız felaketin değil; sınanmanın, geçişin ve eşiğin sayısıdır.

Ayvazovski’nin o çaresiz kazazedeleri de tam olarak böylesi bir eşikte dengede dururlar.

Ne ölmüşlerdir ne de kurtulabilmişlerdir.

 

Tablonun insanı vuran en kudretli tarafı, tam bu noktada gün yüzüne çıkar. Dikkat ederseniz ressam, bize geminin sulara gömülüşünü göstermez. Hele o görkemli kurtarılma anını hiç çizmez. Bizi alıp tam o araftaki tekinsiz aralığa bırakıverir.

Sonucun henüz mühürlenmediği o boşluğa…

İşte bu yüzden Dokuzuncu Dalga bir geçmiş zaman anlatısı sunmaz bize. Buram buram gelecek zaman kokar.

İzleyici olarak tablonun karşısına geçip “Burada az önce ne oldu?” diye sormayız kendimize.

Nefesimizi tutup Birazdan ne olacak?” diye bekleriz.

O devasa su kütlesi henüz insanların üzerine çökmemiştir. Felaket yaşanıp bitmemiş, adım adım üzerlerine gelmektedir. Aslında insan zihni için çoğu zaman o an çekilen acıdan çok daha yıpratıcı olan da tam olarak bu olsa gerek: Üzerine doğru gelenin neye benzediğini kestirememek.

Suya savrulmuş insanların can havliyle sarıldığı o kırık direk bu sebepten mühimdir. Birkaç saat önce gemiyi ayakta tutan mühendisliğin parçasıyken şimdi uygarlığın enkazından geriye kalan, can kurtaran tek şeydir. İnsan doğaya kafa tutmak için gemiler inşa etmiş, yelken açmış, rotalar çizmiştir; fırtına bütün o düzeni birkaç saat içinde parçalamıştır.

İnsan doğayı dize getirememiştir, evet ama aldığı o ağır yenilginin kalıntılarından kendine sığınacak derme çatma bir sal yontmayı bilmiştir.

Direğin suların üzerinde aldığı o haçı andıran form her ne kadar bir kurtuluş teolojisini çağrıştırsa da, asıl mesele bu sembolizmin ötesinde: Dağılıp parçalanan şey, günün sonunda kurtuluşun yegâne aracına evrilir.

Hayatın o tuhaf bilançosu da tam olarak böyle işliyor sanırım.

Bazen bizi güvenle taşıdığını sandığımız şey, çatırdar ve kırılır.

Sonra gider, onun o darmadağın olmuş haline tutunup hayatta kalırız.

Gelgelelim tablonun barındırdığı yegâne çelişki bu değil. O insanların çırpındığı deniz ne kadar dehşet vericiyse Ayvazovski onu fırçasıyla o kadar dayanılmaz bir güzellikte resmetmiştir. Sular adeta zümrüt ve turkuaz birer mücevher gibi parlar. Gökyüzü altın sarısıyla kızılın arasında âdeta tutuşur. O amansız fırtınanın ardından usulca yükselen güneş, insanların o buz gibi ölüm ihtimalini neredeyse ilahi diyebileceğimiz sıcacık bir ışıkla sarmalar.

Gerçek hayatta asla öyle bir denizin ortasında kalmak istemeyiz doğrusu.

Ama müzede durup ona saatlerce bakmaktan da kendimizi alamayız.

 

Edmund Burke’ün 18. yüzyılda “yüce” kavramını tartışırken okyanusu başköşeye oturtması tesadüf değil. Ona göre okyanusun büyüklüğü kadar taşıdığı gizli tehdit de önemlidir; yüce olan insanı ürpertir ve kendi küçüklüğüyle yüzleştirir.

Immanuel Kant bu düşünceyi daha keskin bir çizgiye taşır. Yargı Gücünün Eleştirisi’nde korkutucu manzarayı bütün çıplaklığıyla görebilmemiz ama gerçekten tehlikede olmamamız gerektiğini söyler. Yani ayaklarımız güvenli bir toprağa basmalıdır.

Bir müze salonunda devasa bir felaketi seyrederken felaketle aramızda kurduğumuz o korunaklı mesafenin kaynağı da budur.

Tuvaldeki o insanların birazdan ölüp gideceğini hissederiz.

Fakat bizim o an orada, o müze ışıkları altında güvende olduğumuzu biliriz.

Onlar fırtınayı yaşarlar, biz ise yüceyi.

Bu güvenli mesafenin rahatsız edici tarafını Hans Blumenberg Gemi Kazası ve Seyirci’de düşünce tarihinin merkezine yerleştirir: Deniz hayatın, yolculuk varoluşun, gemi kazası kırılganlığın; kıyıdaki seyirci ise başkasının felaketine güvenli bir yerden bakan insanın metaforudur.

Ayvazovski’nin bu devasa kompozisyonunda bir kıyı çizgisi göremezsiniz.

Çünkü o kıyı, bizzat bizim durduğumuz parkenin üzeridir.

Tablonun o altın çerçevesinin hemen dışıdır.

Tablonun insanı için için huzursuz eden asıl gizi de burada yatıyor galiba. O bitap düşmüş kazazedelere bakarken aslında aynı anda iki farklı gerçekliği yaşarız. Zihnimiz o kırık salın üzerinde onlarla dalgalara tutunur; fakat bedenimiz müzenin güvenli kıyısındadır. Bir tarafımız sessizce “Ne olur dayanın.” diye fısıldarken öteki tarafımız resmedilen o felaketin baştan çıkarıcı güzelliği karşısında büyülenir.

Sanatın insan acısıyla kurduğu o çok eski ve aslına bakarsanız hiç de masum olmayan tuhaf bağ, kendini en çok buralarda ele verir.

Fakat mesele sadece tuvalde kalmıyor; “dokuzuncu dalga” hiçbir zaman yalnızca bireysel korkularımızın metaforu olarak köşesine çekilmedi. Modern çağın toplumu da kendini hala o dalgalar üzerinden tarif etmeye devam ediyor.

Göç dalgası.

Salgın dalgası.

Protesto dalgası.

Ekonomik dalga.

Feminizmin birinci, ikinci, ardından üçüncü dalgası.

Toplumsal gerçeklikleri “dalga” diye adlandırmanın psikolojik bir faydası var: Dalganın bir başlangıcı, yükselişi, doruğu ve eninde sonunda geri çekilişi olduğunu varsayarız. Kelimenin kendisi bize geçicilik vaat eder.

Doğrudan “felaket” dediğimizde ne zaman sona ereceğini bilemeyiz.

Oysa “dalga” dersek bir noktada geri çekileceğini düşünürüz.

Kriz dönemlerini dalgalarla tarif etmeyi bu kadar sevmemiz boşuna değil. Dil, tam da burada devreye giriyor; salt dayanabilelim diye olan biten korkunç şeylerin etrafına belirgin sınırlar çiziyor.

İşte dokuzuncu dalga dediğimiz imge; bu metafor dünyasının en uç, en keskin köşesidir: Artık öyle sıradan bir yükselişi temsil etmez, insanoğlunun dayanma kapasitesinin mutlak sınırını işaretler. Rusçada bu ifadenin zaman içinde sadece o ürkütücü “tehlikenin en şiddetli hali” manasına sıkışıp kalmaması, aynı zamanda “yaratıcı coşkunun veya kitlesel bir toplumsal hareketin ulaştığı en görkemli zirve” olarak da okunması boşuna değildir.

Ancak dokuzuncu dalga her edebi metinde yalnızca ölümü çağırmaz. Alfred Tennyson’ın Kralın İdilleri eserindeki Arthur’un Gelişi bölümünde de deniz dalga dalga yükselir:

“Till last, a ninth one, gathering half the deep…”…”

“Sonunda dokuzuncu koptu geldi, koca denizin yarısını gövdesine toplar gibi.”

Fakat dalga kıyıya bir ceset değil, geleceğin Arthur’unu bırakır. Merlin onu dalganın içinden alır; ardından deniz sakinleşir. Tennyson’ın dizelerinde dokuzuncu dalga ölümün değil, yeniden doğuşun aracına dönüşmüştür.

İmgelerdeki bu sembolik dönüşüm açıkçası çok etkileyici.

Zira o eşik dediğimiz aşılmaz hudut, her zaman yakıp yıkmaz.

Bazen de yokluğun içinden yeni bir şeyi doğuruverir dünyaya.

Ayvazovski’nin fırçasında insanlar o devasa dokuzuncu dalganın altında can vermemek için çırpınırken Tennyson’ın kaleminde Arthur doğrudan onun kalbinden süzülüp gelir yeryüzüne. Birebir aynı sarsıcı imge; bir yanda sonu gelmez bir yok oluş kâbusu, diğer yanda ise görkemli bir varoluşun ta kendisi oluverir. Sanırım şu “eşik” diye adlandırdığımız kavramın gerçek doğası da tam olarak bu: Çizginin ne tarafında durduğunuza göre ya mutlak bir son ya da yepyeni bir başlangıç görüyorsunuz karşınızda.

Bütün bu anlatılardan, metinlerden ve imgelerden sonra Ayvazovski’nin o görkemli resminin karşısına geçip bir daha baktığımızda, Dokuzuncu Dalga’yı sırf “umudun resmi” diye kestirip atmak çok sığ bir okuma olarak kalıyor.

 

Elbette umut fırçanın ucunda, tuvalin bir köşesinde durur; sabah usulca söker. O bir avuç insan her şeye rağmen inatla nefes almaktadır. Pırıl pırıl bir güneş, gecenin o zifiri karanlığını âdeta yırtıp geçmiştir.

Ama tablonun daha rahatsız edici, daha derinde yatan insani meselesi başka yerde durur:

Biz ölümlüler, yaşadığımız felaketlerin neden illa bir noktada son bulacağına; o silsilenin bir son sırası olduğuna inanmak için bu kadar çırpınırız?

Çok muhtemel ki, içimizde birinin yasını tutarken de zihnimiz tam olarak bu mekanizmayla çalışır.

Bir hastalığın en ağır günlerini sayarız sessizce.

Ağır bir ayrılığın ardından haftaların çetelesini tutarız.

Bir ekonomik krizin aylarını sayarız.

Bitip tükenmeyen bir savaşın yıllarını çizeriz duvarlara, tuvallere…

“Şu günleri de bir atlatalım.”

“Biraz daha sabret.”

“N’olur artık bu son olsun.”

Oysa hayatın bize imzalayıp verdiği, bunu vadeden tek bir sözleşme dahi yoktur ortada.

Gelgelelim insanın o kırılgan zihni, acının sonsuzluğa uzanması fikriyle tek başına öyle kolayca başa çıkamaz.

Ufukta görünen acı, şayet ucu bucağı olmayan bir boşluksa katlanılmaz olur ama sadece bir sonraki dalga gelip çarpana kadar süreceğine kendimizi inandırırsak işte o zaman bir ihtimal göğüs gerilebilir.

O meşhur dokuzuncu dalganın asıl vurduğu yer denizin pürüzsüz yüzeyi değil, doğrudan insanın kendi içidir.

Yılın dokuzuncu ayından onuncusuna doğru rüzgar usulca yön değiştirirken Ayvazovski’nin devasa resmi de restorasyon atölyesinden kalkıp müzenin duvarına dönmeye hazırlanıyor. Muhtemelen birkaç hafta sonra Petersburg’da insanlar yeniden o ihtişamlı yeşil dalganın karşısına geçecekler. Kazazedeler yine kırık direğe can havliyle tutunuyor olacak. Ve o dalga hala üzerlerine düşmemiş olacak.

Dile kolay, yüz yetmiş altı yıldır aynı anın içine hapsolmuş durumdalar.

Ne ölebildiler ne de feraha çıkıp kurtulabildiler.

Kompozisyonun aradan geçen onca yıla rağmen yaşlanmamasının sırrı burada. Çünkü bu resme bakan her birimizin hayatında, henüz güvenli kıyıya ulaşamadığı darmadağınık bir aralık vardır. Bir şeylerin kesin olarak bittiği ama yenisinin bir türlü başlamadığı o araf. Eski düzen çoktan parçalanmıştır, yine de ellerimiz onun kırık dökük direklerine tutunur. Önümüzde bizi neyin beklediğini bilmiyoruz. Sadece uzaktan kabarıp gelen daha büyük bir dalgayı görüyoruz.

Ama ne tuhaftır ki, ellerimiz kanasa da yine de o direğe tutunmaya devam ediyoruz.

Dokuzuncu dalga diye evrensel ve değişmez bir doğa yasası muhtemelen hiçbir zaman var olmadı ama insan zihninin böyle bir yasaya hep ihtiyacı vardı.

Çünkü eğer üzerimize gelen buysa ve gerçekten dokuzuncu dalgaysa insan o fırtınanın ortasında bile kendine şunu söyleyebilir:

Kim bilir, bir sonraki belki de kıyıdır.

İlkay Songur