19 Haz İlkay Songur
Dağılan Bir Zihin: Van Gogh

Her başlangıç, beraberinde o tanıdık ferahlıkta cümleleri getirir ya hani; biz de “Cümle Edebiyat, Kültür ve Sanat Dergisi” çatısı altında tam olarak böyle bir eşikteyiz. İçimizde hafif bir telaş, ama daha çok söze dönüşmek için sabırsızlanan bir kıpırtı var. Köşemizde, sanat tarihinin cilalanmış vitrinleriyle pek işimiz olmayacak; daha gölgeli, tekinsiz ama çok daha sahici arka odalara bakacağız “ArtAlan’da”…
Yalnız, bu taze başlangıcı tuhaf bir ironiyle, doğrudan bir “son” üzerinden yapalım istedim. Yepyeni bir köşenin açılışını, neşeyi ve o kahredici hüznü aynı fırça darbesinde eriten adamın, Van Gogh’un tükenişiyle yapmak… Keskin bir oksimoron, farkındayım. Yeni bir doğumu sarsıcı bir vedayla kutluyoruz bir bakıma. Ama sanat dediğimiz şey zaten tam da bu ağır tezatların, başlangıçla bitişin birbirine girdiği o çatlakta nefes almıyor mu!?
Öyleyse ilk satırlarımız o bitiş çizgisine, bir ressamın zamanla girdiği o çaresiz yarışa doğru aksın…
Ölmeden önce dünyaya yetiştirdiği renkler ile Van Gogh’un Auvers’deki son 70 gününe bakalım…
Ölümle randevusuna geç kalmaktan korkar gibi bir hâli yoktu aslında. Daha çok, dünyaya yetiştirmesi gereken birkaç tarla, bir iki gökyüzü, belki son birkaç ağaç kökü kalmış gibi bir telaş içindeydi.
20 Mayıs 1890’da Auvers’e adım attığında önünde topu topu 70 gün vardı. 29 Temmuz günü, Auberge Ravoux’daki o basık odada her şey bitecekti. “Son 70 gün” ifadesi sanat tarihi literatüründe epey geçer ama mesele sadece bir takvim aralığı değil elbette. Burası son eşik. Bir ressamın zamanı tuvale sıkıştırdığı, avuçlarından kayıp giden hayatı boyayla kazıya kazıya geri çağırdığı o yer.
Yakın dönemde Van Gogh Museum ve Musée d’Orsay’ın ortak sergisi de tam buraya odaklanıyordu zaten. Çünkü Auvers basit bir son duraktan ziyade korkunç bir üretim sahası. Dile kolay… 70 güne sığdırılmış 74 tablo ve çok sayıda çizim. Dışarıdan bakınca muazzam bir üretkenlik tablosu çıkıyor ortaya. Oysa sayının ardındaki gerçek ürkütücü: İnsan bol vakti olduğu için hızlanmaz bazen. Zamanın tükendiğini iliklerine kadar hissettiği için hızlanır.
Auvers’in Paris’e yakın olması mühimdi. Theo oradaydı çünkü. Vincent hem kardeşinden çok uzaklaşmamak hem de Dr. Paul Gachet’nin yakınında, görece dingin bir hayat kurmak peşindeydi. Saint-Rémy’deki psikiyatri kliniği günlerini düşünün…
Bu köy; tarlaları, saz damlı evleri ve toprak yollarıyla derin bir nefes demekti onun için. Etraftaki her detay tuvale sızmaya dünden hazırdı. O da kendini gürültüden çok resme, doğrudan bu coğrafyanın kendisine teslim etti.
Ne var ki bu teslimiyet pek de huzur dolu değildi. 10 Temmuz sularında Theo ve Jo’ya yolladığı mektubunu okuduğumuzda, Paris ziyaretinin onu nasıl sarstığını hemen anlarız. “Fırça neredeyse elimden düşüyordu” der. Sonra kalkıp fırçaya yeniden, bu kez inadına sarılır.
Üç büyük tuvalden söz eder. “Çalkantılı gökler altında uzanan uçsuz bucaksız buğday tarlaları…” Onlar, basbayağı hüznün ve kahredici bir yalnızlığın haritasıdır. Ama işte tam burada tuhaf bir tezat çıkar karşımıza. Kelimelerin tıkandığı noktada, tuvallerindeki o ekinlerin “sağlıklı ve canlandırıcı” olduğunu anlatacağına inanır.
İşin can yakan kısmı da burası zaten. Aynı manzara hem mutlak bir kimsesizliğe hem de insanı ayakta tutan o son dirence ev sahipliği yapar. Ekin tarlası, bildiğimiz tarla değildir artık. Gök de çoktan gök olmaktan çıkmıştır. O tuvaldeki yollar sizi bir yere götürmez; doğrudan kendi içinize yürüdüğünüz birer çıkmaz sokaktır hepsi.
Annesine ve kız kardeşi Willemien’e yazdıklarına bakıyoruz, bambaşka bir frekans. Orada çok daha kontrollü. Sakin kalmaya çalışıyor. “Başımın içindeki o kargaşa epey yatıştı” diyor mesela. Uzayıp giden tarlaları, o sarıları, mor toprakları, uçuk yeşilleri ve menekşe tonlu gökyüzünü uzun uzun anlatıyor onlara. Kendi ruh hâlini “neredeyse fazla sakin” diye tarif edecek kadar.
Bu satırları okurken akla ister istemez bir yıl önce Saint-Rémy’de yaptığı o sakalsız otoportre geliyor. Resim Auvers dönemine ait değil elbette. Fakat annesine gönderdiği o derli toplu, zoraki “iyi görünen” yüz ile Auvers’den yolladığı bu sakin mektup arasında çok güçlü bir bağ var. Vincent açıkça annesine her şeyin yolunda olduğu hissini vermek ister gibidir. Kendini daha dayanıklı, daha sağlıklı gösterme çabasında sanki. O tabloda da mektupta da aynı telaşı görüyoruz: İçerideki fırtınayı dışarı sızdırmamak.
Fakat tuvaller yalan söylemiyor.
Auvers’deki o son haftalarda biçim giderek gerilir. Fırça darbeleri telaşlı. Gökler kurşun gibi ağır. Tarlalar tuhaf bir şekilde oburca büyüyor. Yollar artık dingin bir yürüyüş vaat etmekten epey uzak; aksine insanı nereye fırlatacağı belirsiz bir boşluğa açılıyorlar. Son dönemdeki o çift kare, yatay, panoramik tuvaller bu tekinsizliği daha da perçinler. Dünya tek bir bakışa sığmıyor artık. Kadraj genişliyor, ufuk alabildiğine açılıyor ama insanın içindeki o yaşama alanı gitgide daralıyor.
Theo’ya 23 Temmuz’da yazdığı mektupta geçen bir cümle var: “Burada işler hızla gidiyor.” Auvers döneminin atan nabzı işte bu. Sahiden de her şey bir girdap hızındaydı o günlerde. Resimler, mektuplar, para kaygısı, aile içi gerilimler, bozulan sağlık ve giderek tükenen zaman… Bu akıl almaz hızın ortasında Vincent’ın en iyi bildiği şey yine tuvale dönmekti; belki de kendini ayakta tutmanın tek güvenilir yolu buydu.
Ve derken karşımıza o ağaç kökleri çıkıverir.
Yıllarca o meşhur “Buğday Tarlası ve Kargalar”, kasvetli göğü ve bir yere varmayan yollarıyla popüler hayal dünyamızda hep “son tablo” diye yer etti. Fazla uygundu çünkü bu kurguya. Oysa bugün Van Gogh’un son başyapıtı olarak öne çıkan “Ağaç Kökleri”, çok daha sessiz, izlemesi çok daha zor ve sarsıcı bir veda. Ufuk çizgisi yok. Gökyüzü desek, o da yok. Manzara önünüzde ferahlamak yerine kendi üstüne katlanıp kördüğüm oluyor. Kökler, o gövdeler ve çiğ renkler açıkta kalmış bir sinir sistemi gibi zonkluyor tabloda.
Doğa, sığınılacak bir liman değil artık orada. Kökler toprağa sıkı sıkı tutunuyor evet, ama aynı anda yerinden vahşice sökülmüş gibi bir his de var. Hayata kazınmakla ondan büsbütün kopup dağılmak aynı yüzeyde savaş veriyor. “Ağaç Kökleri”ne bakarken bir orman manzarası değil de, dağılmakta olan bir zihnin iç örgüsünü izliyormuşuz gibi hissetmemiz tesadüf değil.
Hatta bazı çağdaş okumalar işi bir adım öteye taşıyıp bu karmaşık köklerin arasında yatay bir otoportre izi bulur. Neredeyse bir yüz silüeti. Elbette bunun kesinlik olduğunu iddia edemeyiz, daha çok sezgisel bir okuma bu. Yine de ölüm döşeğinde Dr. Gachet’nin çizdiği o Vincent eskizini hatırlayınca insan ister istemez ürperiyor. Sanki doğa ressamın yüzünü bir yere saklamamış da, parçalara ayırıp usulca toprağa karıştırmış gibi.
Yarım kalan son mektubundaki o cümle bütün bu dönemin üstüne kurşun gibi çöküyor: “Kendi işim için hayatımı tehlikeye atıyorum…” Peşinden aklının da bu işe yarı yarıya battığını ekliyor. Bunu ucuz bir ölüm kehaneti diye kestirip atmak işin kolayı. Asıl mesele, bu cümleyi sanatla kurduğu o yırtıcı ilişkinin en yalın itirafı olarak görebilmek. Resim onun için bir meslek, kariyer ya da onaylanma mercii değildi ki! Var kalabilmenin, nefes almanın son biyolojik formuydu sadece.
Hâl böyle olunca, Van Gogh’un son 70 gününe basit bir intihar hikâyesi muamelesi yapmak ciddi bir haksızlık. Evet, hikâyenin sonu ölüm. Fakat o sondan hemen önce çizilmiş koskoca 74 tablo var. Uçsuz bucaksız ekin tarlaları, bahçeler, yüzler, çatılar ve kökler var orada. Hepsinden önemlisi, zihnindeki tüm o cam kırıklarına rağmen etrafındaki dünyayı inatla “görmeye” çalışan bir adam var.
O Auvers’de ölümü resmetmedi. Ölüm tam ensesindeyken dünyanın hâlâ nasıl göründüğünü tuvale döktü. İşte o son 70 gün bu yüzden sarsıyor insanı. Orada adım adım tükenişe giden birini değil; tükenirken bile dünyaya bakmaktan vazgeçmeyen o müthiş inadı izliyoruz.
İnsan her zaman toparlayamıyor hayatı. Ama o son saniyede bir rengi, gökyüzündeki uçuk bir maviyi yahut toprağa tutunmuş sıkı bir kökü yakalamak elimizde.
Antonin Artaud, Van Gogh: Toplumun İntihar Ettirdiği‘nde insanın bazen yalnızca “cehennemden çıkmak” için resim yaptığını söyler.
Vincent’ın yaptığı da tam olarak buydu.