20 Ağu Benan Bilek
Bir Dakika

Saat 14.17’de karşılaştık. Bunun hiçbir anlamı yoktu.
Saatlere anlam yüklemem. İnsanların bunu neden yaptığını da anlamam. 11.11’de dilek tutmak, 13.13’te birini düşünmek, saatin tam da doğduğun dakikayı göstermesini uğur saymak… Bunların hepsi sonradan uydurulmuş bağlantılar. Saat sadece saattir. 14.17 de öyle.
Onu görmem için orada olmam gerekmiyordu. Oraya gitmek gibi bir planım yoktu. Evden çıkarken sağa değil sola dönmem, otobüsü kaçırmam, yağmur başlayınca kapalı bir yere sığınmam ve tam o sırada onun karşı kaldırımdan geçmesi, başını kaldırıp bana bakması… Bunların hiçbirinin özel bir nedeni yoktu.
Tezgâhın arkasındaki kızın uzattığı kahveyi aldım. Kapanmamış bir kapaktan daha kötüsü, o kapanmamış kapağın altındaki bir koca bardak dolusu kahveyi arkanda sıra bekleyenin üzerine dökmektir. Üstelik tiril tiril giyinmiş bir adamın üzerine.
Kahve önce gömleğine, sonra ceketine, oradan da pantolonuna aktı. Adam bir adım geri çekildi. Ben, biraz daha sıkarsam olan biteni geri alabilirmişim gibi, bardağı elimde tutmaya devam ediyordum.
“Çok… Çok özür dilerim.”
Adam bana baktı. Öfkeli değildi ve bu daha kötüydü.
“Önemli değil,” dedi. Önemli olduğunu ikimiz de biliyorduk.
Ceketinin iç cebinden mendil çıkardı. Mendili kahve dökülmüş kumaşa bastırırken yanındaki adama döndü.
“Yarın için yetişir mi?”
Yanındaki adam ceketine baktı.
“Yetişir.”
O sırada bunun ne demek olduğunu bilmiyordum. Benim yarın için yetişip yetişemeyeceğimden ise hiç emin değildim.
Ajansın hesabında iki haftalık maaş vardı. İki haftalık maaş ve birkaç ödenmemiş fatura. Masamın çekmecesinde, üç gündür açmadığım bir zarf duruyordu. Kira. Ev sahibinin ikinci uyarısı. Muhasebeci sabah aramış, “Bu işi alırsak nefes alırız,” demişti. Nefes almak kelimesini özellikle seçtiğinden emindim.
İşi alamazsak ne olacağını herkes biliyor, kimse söylemiyordu.
Ertesi gün saat onda sunumumuz vardı. Altı aydır üzerinde çalıştığımız kampanya, dokuz kişinin uykusundan, üç kişinin evliliğinden, birinin istifasından ve benim son iki aydır kredi kartımı asgariden yatırmamdan geçmişti. Elbette bunların hiçbirini sunumda anlatmayacaktım.
Sunumda başarı hikâyesi anlatacaktım: “Markanızın geleceğini yeniden tasarladık.” Bunu en az yirmi kere prova etmiştim. Kendi geleceğinin iki ay sonrasını bile planlayamayan birinin, insanların geleceğini yeniden tasarlaması ne kadar tuhaftı!
Adam mendili çöpe attı.
“Gerçekten sorun değil,” dedi.
“Gömleğiniz…”
“Yıkanır.”
Gözlerim ceketine gitti.
“Ceket de.” diye cevapladı sormadığım soruyu.
Sonra saatine baktı. Ben de saate baktım: 14.17.
Titreşen telefonumda ajansın kreatif direktörünün adı yazdı.
“Sunum dosyasında bir sorun var.”
“Ne sorunu?”
“Adamların istediği son versiyon bu değilmiş.”
“Kimlerin?”
Karşıdaki ses bir an sustu.
“Yarınki müşterinin.”
Kahveyi döktüğüm adama baktım. O da beni izliyordu. Telefonu kulağımdan indirdim.
“Değiştiririz,” deyip telefonu kapattım.
Adam “İyi misiniz?” diye sorarken mendili cebine koydu.
“Hayır.”
İlk defa gülümsedi: “Ben de değilim.” Sonra yanındaki adamla birlikte kapıya doğru yürüdü. Kapının önünde durdu, dönüp bana baktı.
O gece eve gidince sunum dosyasını üç kez açtım, üçünde de aynı yere baktım. Değişen bir şey yoktu. Yirmi yedi slayt, kırk iki dakika, son sayfada logo. Bilgisayarın sağ alt köşesindeki saate bakarken aklıma kahve geldi. Kahve fişini cebimden çıkardım. Ne zamandır orada olduğunu bilmiyordum. Katlanmış, kenarları yumuşamıştı. 14.17. Güldüm.
“Bak şimdi,” dedim kendi kendime. “Bir de bundan anlam çıkar Nisan.” Fişi çöpe attım.
Sabah altı buçukta ajansa gittiğimde herkes benden önce gelmişti. Masaların üzerinde kahve bardakları, açılmış bilgisayarlar, buruşturulmuş kâğıtlar vardı. Kimse birbirine günaydın demedi. Sunum dosyasını yeniden açtık. Son sayfaya yeni bir grafik eklenmiş, müşterinin istediği değişiklikler yapılmıştı. Grafiğin altında küçük bir veri tablosu vardı: 14.17!
“Bu ne?” dedim.
“Veri.”
“On dört virgül on yedi ne?”
“Ortalama.”
“Neyin ortalaması?”
“Hatırlamıyorum.”
Saat sekizi on geçe toplantı odasına geçtik. Elimdeki kâğıtları sıraya koyarken sayfanın köşesine kalemle 14.17 yazdığımı fark ettim. Üstünü çizdim. Bir daha yazdım. Kâğıdı değiştirdim.
Asansöre bindik. Dokuzuncu katta kapılar açıldı. Karşımızda üç kişi vardı. Ortadaki adamı hemen tanıdım; dün üzerine kahve döktüğüm adam. Üzerinde kusursuz bir takım elbise.
Yanındaki kadın elini uzattı.
“Hoş geldiniz. Ben Ece.”
Sonra ortadaki adamı gösterdi.
“Genel Müdürümüz Cem Aral Beyefendi.”
Adam bana baktı. Bir saniye kadar. Belki iki.
“Tanışıyoruz,” dedi. Ben hiçbir şey söylemedim. O an, cebimdeki kalemin üzerinde yazan küçük numarayı fark ettim: 14.17. Kalemi cebime geri koydum.
“Evet,” dedim. “Tanışıyoruz.”
Sunum beklediğimden iyi başladı. İlk üç slaytta kimse soru sormadı. Dördüncüde Cem Aral öne doğru eğildi ama bir şey söylemedi. Beşinci slaytta Ece Hanım not aldı. Altıncıda yanındaki adam telefonuna baktı. Yedincide ben ilk kez rahatladım. Sekizinci slaytta sesim açıldı. Dokuzuncuda artık onları değil, kendi sesimi dinliyordum.
“Markanın temel meselesi görünür olmak değil,” dedim. “Doğru yerde görünür olmak.”
Cem başını kaldırıp bana baktı. Bir an, kahve yüzünden özür dilediğimi hatırlayacağını düşündüm. Sonra da bunun saçma olduğunu. İnsanlar üzerlerine kahve dökenleri hatırlardı belki ama ertesi gün ajanslarından sunum dinlerken kullanmak için bunu akıllarında tutmazdı. Sanırım…
On yedinci slayta geldiğimizde artık sunumun bittiğini hissediyordum. Yirmi üçüncü slaytta sonuca girdim. Yirmi yedinci slaytta logomuz çıktı.
“Teşekkür ederim.”
Kimsenin konuşmadığı o birkaç saniye bana çok uzun geldi. Sonra Cem dosyayı kapattı.
“Bir sorum var,” dedi.
“Tabii.”
“Dün saat kaçta kahve aldınız?”
Bir an ne dediğini anlamadım.
“Pardon?”
“Dün.”
Yanındaki Ece Hanım ona baktı. Cem gözlerini benden ayırmadı.
“Kahveyi aldığınız saat.”
Odanın içindeki herkes susuyordu.
“On dört on yedi,” dedim.
Cem başını hafifçe salladı.
“Ben de öyle hatırlıyorum.”
Çantamın içindeki kaleme dokundum: 14.17.
“Bunun sunumla ne ilgisi var?” diye sordum.
Cem gülümsedi. “Henüz bilmiyorum,” deyip arkasına yaslandı. “Belki de hiçbir ilgisi yoktur.”
Cem’in önündeki dosyayı kapatmak için uzandığında, dosyanın altından küçük beyaz bir kâğıt çıktı. Önce önemsemedim. Sonra üzerindeki rakamı gördüm: 14.17. Kâğıdı almak için elimi uzattım. Cem benden önce davrandı. İki parmağının arasına alıp dosyanın içine koydu.
“Bir şey mi düştü?” dedi Ece Hanım.
“Hayır.”
Cem bana baktı.
“Önemli bir şey değil.”
Bunu söylerken yüzünde öyle bir ifade vardı ki, önemli olmayan şeylerin insan hayatında en çok yer kaplayan şeyler olduğunu hissettim. Sunumun geri kalanını konuşmadık. Toplantı dağıldı. Ece Hanım bana kartını verdi. Yanındaki adam asansöre kadar ekibi uğurladı. Cem odada kaldı. Ben de kaldım.
Kapı kapandığında odada yalnızca ikimiz vardık. Cem masanın üzerindeki dosyaya baktı.
“Dün sizi ilk kez görmedim.”
İnsan bazen bir cümleyi duyduğunda cevap vermek yerine onun içindeki kelimeleri tek tek sayıyor. İlk! Keşke o kelimeyi söylemeseydi.
“Ne zaman gördünüz?”
“Bir hafta önce.”
“Nerede?”
Cem cevap vermedi. Masasının üzerindeki kâğıdı çıkarıp bana uzattı. Kâğıdın arkasında kahve dükkânının adı vardı. Altında tarih. Dünkü tarih. Ve saat: 14.17.
“Bu sizin fişiniz değil,” dedim.
“Değil.”
“Benimki.”
“Biliyorum.”
O an klimanın uğultusu, koridordan geçen insanların ayak sesleri, asansörün zili, bütün sesler kesildi.
“Benim fişimi nereden aldınız?”
Cem bana baktı. Kâğıdı masaya bıraktı.
“Bir hafta önce buraya geldiğinizde masanın üzerinde bırakmıştınız.”
Bir hafta önce! Buraya! Cem’in odasına! Oysa ben bu binaya o gün hayatımda ilk kez girdiğimi sanıyordum. Çantamı açtım. Cüzdanımı çıkarıp fişlere baktım. Dünkü kahvenin fişi yoktu. Buruşturulmuş bir başka fişi açtım. Bir hafta önceye aitti. Saat kısmı neredeyse silinmişti. Rakamların yalnızca ilk ikisi rahat okunuyordu: 14. Son iki rakamı parmağımla düzeltmeye çalıştım. 16 mıydı? 17 mi?
Cem sessizce baktı.
“14.16,” dedim.
“Hayır.”
Başımı kaldırdım.
“Ne?”
“14.17’ydi.”
“Burada 14.16 yazıyor.”
Cem kâğıda baktı. Uzun süre bir şey söylemedi, sonra gülümsedi.
“Bazen bir dakika çok şey değiştirir.”
“Beni nasıl tanıyordunuz?”
“Sunumu yapacak kişinin siz olduğunuzu biliyordum.”
“Peki neden oradaydınız?”
Cem cevap vermedi.
“Beni görmek için mi?”
“Size bir şey söyleyeceğim,” dedi. “Ama önce şunu bilmeniz lazım.”
Bekledim.
“Dün sizin orada olacağınızı biliyordum.”
Kalbim hızlandı.
“Nasıl?”
“Ajansınızın dosyalarında kahve dükkânının adı vardı.”
Güldüm.
“Bu mümkün değil.”
“Değil.”
“Öyleyse?”
Cem omuzlarını kaldırdı.
“İşte ben de onu anlamaya çalışıyorum.”
Elimdeki fişe baktım: 14.16. Sonra masadaki diğer kâğıda: 14.17.
“Ben tesadüflere pek inanmam,” dedi Cem.
“Ben de.”
“Biliyorum.”
Odasından çıktım. Asansöre bindim. Kapılar kapanınca cebimdeki kalemi çıkardım. Üzerinde hâlâ 14.17 yazıyordu. Bir süre baktım.
Asansörün ekranında kat numarası değişirken saate baktım: 14.17. Gülümsedim. Bunun hiçbir anlamı yoktu. En azından şimdilik…