Zeynep Pınarbaşı
Yangın Yerinin Sakinleri

 

Sabahların gereksiz neşesinin güneşle eve girdiği günlerden birindeydi. Kocamın vazgeçilmez kahvaltı faslına hazırlık yapıyordum. Kapıda bir titreme oldu. Üst kattaki azman komşumun sert adımlarını bize duyurma çabaları diye düşündüm.

Ardından bir ses geldi. Sessizlik gibiydi. Aklım çalkalanıyordu epeydir. Bir de ben sallayayım dedim. Kafamı oynatmama kalmadı, kulağımın içine doluşan bilyelerin sağa sola gidişi miydi, yoksa doğa ananın oyunu mu, avize de sallandı.

“Kemal, deprem mi oldu?”

“Bilmiyorum.”

Nicedir bildiği yoktu. İşler nasıl? Bilmiyorum. Melis’in annesi mi hastaymış? Bilmiyorum. İyi misin? Bilmiyorum…

Kulak, göz kesilip bekledim. Ses soluk yoktu. Televizyonu açtım. Canım Müge Anlı haykırışını savurdu mutfağımdan içeri. Brad Pitt misin sen? Baktım, değildi. Kapıdan kafamı uzattım, Kemal’i göremedim. Odaya geçmiş, yatakta tavana gözlerini dikmiş öylece bakıyordu. O da Brad Pitt değildi. Geçerken boy aynasında kendime takıldım, bende Angelina Jolie değildim.

Salatalık beyler ve domates hanımların yanına döndüm. Biraz dertleştik onlarla. Uzunca zamandır gelmiyorlardı. Domates hanım, mevsim değildi, dedi. Hak verdim. Zaten de pek sevmezdim kendisini; istenmeyen gelin gibi her zaman sofranın baş köşesine oturur, inadına suyunu akıtır, salatalığa salardı. Her yanımı uyuz kaplardı onu öyle görünce.

Deminki sesi yine duyar gibi oldum.

“Deprem mi oldu Zehra?”

“Vallahi bir şeyler oluyor da Kemal, bilemiyorum, baksana Twitter’a.”

Her şey dün başlamış gibi kurdum kahvaltı sofrasını; peynir, zeytin, salatasından omletine, masasının bir başından diğer başına, maaile oturacak gibi dizdim içi dolu tabakları. Baktım, bir avuçtu; masanın üzeri bir başından diğer başına bir adımda gidiyordun. Duvarda asılı düğün fotoğrafına baktığımda bir adımda gelmiştik bugünlere.

Salona gittim Kemal’e seslenmek için. Kapı ağzında durduğumda gözüm geniş koltuklarda, içi antika bardaklarla dolu kocaman vitrinle oymalı ceviz masada gezindi. Masanın etrafında dolandım. Birçok adımdı. Kemal yoktu.

Bu odadan ne olur ki dediğimiz, içine tekli koltukla biraz kitap koyduğumuz, adına da Yangın Yeri dediğimiz küçük odadaydı. Uzun zamandır inatla dönüp dolaşıp orada buluyordum Kemal’i. Ben de salondaki koca koltuklara yayılıyordum; yayıldıkça genişliyor, oraya sabitleniyordum.

“Kahvaltı hazır.”

“Seslensen gelirdim.”

“Seslendim, duymadın.”

Kemal çayları koyarken ekmeği dilimledim. Birlikte geçtik masa başına. Yüzü kahvaltılıklara dönük, ifadesiz bir şekilde göz gezdirdi. Tabağındaki omletin yanına biraz peynirle zeytin aldı. Çatalını peynire batırıp yemeden çayından bir yudum alıyor, sonra çıkarıp yumurtaya sürüyor, çayını içiyor, aynısını zeytinle yapıyordu. Çatal tabaktaki her yemekle haşır neşir olurken, kendisi çayla yetiniyordu.

“Domates, salatalık aldım.”

“Gördüm.”

“Pembe domates, sen seversin, tazecik.”

“Sen sevmezsin.”

Başka tabakta duran salatalığa hışımla çatalımı batırınca bir anda suyu dağıldı, masa sallandı. Üstündekiler oynamaya başladı.

“Sallanıyoruz Zehra.”

“Görüyorum.”

“Güzelmiş domates ama hiç canım çekmiyor.”

“Sallanıyoruz Kemal.”

“Tutamıyorum Zehra, tutmak da istemiyorum.”

“O zaman domatesten ye.”

“Dedim ya, canım çekmiyor.”

Neyi canın çekiyor Kemal? Yüzündeki tebessümü kaybedeli kaç zaman oldu, ben de saymayı bıraktım. Evdeki borulardan gelen sesler, sallanan avizeler, yayları gevşemiş yatak ne zaman sana göründü? Ayakkabılarını bile kapı önünde çıkarır oldun. Nicedir dokunmadın bana. Bak, tenim kurudu. Parmaklarının ışıltısı kalmadı. Yüzüm çöktü. Göz altlarıma annemle babam oturdu.

“Çatalın hâlâ zeytinde takılı, yesene.”

“Senin için aldım domatesi, yesene.”

Dokunmadı domateslere, olduğu gibi çöpe attım. Kestiklerimi, kesmediklerimi eve bir daha girmemek üzere çıkardım hayatımızdan. Toplayıp dolaba koyduğum kahvaltılıkları kaseleriyle domateslerin yanına yolladım.

Üst komşumun ayak seslerine yakın bir sesle dolandım evin içinde. Yangın Yeri’nin kapısında durdum. Elinde kitabı, yanında kahvesi, odanın her yanına dağılmış Kemal’i iteleyip girdim odaya, dikildim karşısına. Kitabı yüzüne doğru kaldırdı.

“Başkası mı var Kemal?”

“Başkası? Benden başkası yok.”

“Onu mu diyorum?”

“Evdeyim Zehra, telefonum bile mutfak masasında dururken neyden şüphelendin?”

“Derdin ne peki Kemal?”

“Hiç.”

Kapıyı çarpıp çıktım. Ev sallandı. Zaten nicedir sallanıyordu. Avizelerin taşları tek tek düşüyordu. Salondaki son taş düşmüştü, yerde yatıyordu, bilye kadardı. Aldım, çocukken yaptığım gibi kulağıma tutup küpe yaptım, aynanın karşısına geçtim. Işıklar yansıdı taştan aynaya, sonra gözlerimin içine.

Zehra geldi içinden, avucunda kocaman bir taş vardı. Annesinin salonundaki saray avizesinin ortasında duran, salonda kim varsa içine alan koca taştı. O da kulağına tuttu. Göz göze geldik. O koca taşın içinde göz altlarıma oturan annemle babam da vardı. İlk olarak onlar çıktı aynanın içinden, elimdeki taşa geçtiler. Kardeşlerim, halam, babaannem derken bana dair kimse kalmadı. Gençliğimin salonundan geçen her nefes şimdi avucumdaydı.

Koşa koşa tuvalete gittim. Attım taşı klozetin içine, çektim sifonu; döne döne kayboldular. Yeniden geçtim aynanın karşısına. Zehra hâlâ oradaydı. Avucundaki ışıktan çıkan gelin ve damat bizdik. Aynanın içine geçince orada kaldık. Düğünümüze gelenler, doğumda başımda duranlar hepsi kaldı aynanın içinde. Kırdım aynayı, un ufak ettim, toparladım, çıktım evden. Uzunca yürüdüm, benim bile nerede olduğunu unuttuğum çöpün içine attım.

Eve geldim. İçeri girdim. Mutfağa geçtim, tam kahve yapacaktım, uzunca bir sarsıntı oldu. Koşarak çıktım. Arabadan kamp sandalyesini aldım. Eve girerken ayakkabılarımı kapı ağzında çıkardım. Ocağa bıraktığım kahvemi pişirip Yangın Yeri’ne gidip Kemal’in yanına geçtim. Avucundaki kitabı aldım, okumaya başladım.

Zeynep Pınarbaşı