20 Haz Dilek Özbağ
Nesibe Hanım

Penceremin güneşliği, hem sağdan hem soldan iki parmak küçük geliyor. Beşinci yılım. İstesem değiştirirdim ama ona da alıştım. Yazın titrek bir ışık gözüme değiyor; sarı, sıcak bir an.
Hemen açmıyorum gözlerimi. Uzatıyorum bu anı, erteliyorum dün ile aynı olacağını bildiğim yeni güne uyanmayı. Çalar saatler çok uzak artık bana.
Sonra doğruluyorum. Sanki yaralarıma değmemek için nazikçe yere basıyorum. Beyaz, delikli terliklerimi yavaşça geçiriyorum ayağıma.
Güneşliği açıyorum. Yandaki aynada ela gözlerimin yeşile çaldığını izliyorum. Ne zamandır kendime dikkatle bakmadığımı fark ediyorum. Tüm düşüncelerim, Nazmi Bey’in marşa basmasıyla anlamsızlaşıyor.
Hiç aksatmadan her sabah altı buçukta çıkıyor. Sadece iki haftada bir, pazar günleri çıkmıyor. Nesibe Hanım’ın dediğine göre o günlerde dostunu da alıyormuş eve. Ben onun yalancısıyım, hiç görmedim.
Ama Nesibe Hanım’ın iyice hassaslaşan kulakları, o gecelerde saat iki gibi birinin geldiğini duyduğunu söylüyor. Hatta önceden bir gece kapı gözünden bile gördüğünü anlatmıştı.
Nesibe Hanım iki yıldır yerinden pek kalkamıyor. Gözleri de ona göre artık… E kolay mı, doksanı geçen ay devirdi. Ama görmedikçe kulakları daha da sivrilmiş.
Yaşına göre yine de iyi. Kilosu yok denecek kadar az. Her ay kuaför çağırıp bembeyaz saçlarını düzelttiriyoruz.
Son zamanlarda burnunun yanındaki bene taktı. “Yaşlılara benziyorum,” diyor. Biraz kendini iyi hissedince aldıracakmış.
İlk tanıştığımızda pek istememişti beni. Kızı Feraye Hanım bakacakmış. Ama Feraye Hanım pek oralı olmadı. Bakmayacağı belliydi zaten.
Bir elinde diyet listesi, birkaç kıyafet… Diğer elinde otomatik sigaralar, topuklu ayakkabılarıyla dalıvermişti salona.
“Bunlar yenilecek, bunlar giyilecek. Haftada bir de yıkarsın,” deyip çıkmıştı.
Her ay paramı yatırır, bir gün olsun aksatmadı. İki üç ayda bir de uğrar. Topuksuz gezmez.
Ne zaman geleceği belli olmazdı ama Nesibe Hanım, dış kapının açılışından, o ahenkli topuk sesinden anlar Feraye Hanım’ın geldiğini. Hemen seslenirdi:
“Nigara, açıver kapıyı, bizim kontes geldi.”
Önceden “hanım geldi, aç kapıyı” derdi. Şimdi “kontes” diyor.
Anlıyorum… Kızıyor ama özlüyor da. Ben de özlüyorum; bilmez mi insan…
Bir gün yine tam uyuyacakken kirazcı geçmiş:
“Kirazımı ye, dua edersin!” diye bağırınca uyanmış, bir fırça bir sinir…
Omuzlarına masaj yapıp Özbek pilavı yapmıştım. Yemeği yerken sarıldık, ağlaştık. Sonra aramızdaki tüm perdeler eridi. Şimdi artık ağız alışkanlığından“Hanım” diyorum, yoksa biz artık birbirimizin evi olduk.
Her dakika birlikteyiz. İhtiyacı olunca zile basar, hemen yanına giderim. Mutfakta bile çok kalmamı istemez.
O sabah yine dokuzda kahvaltı yaptık.
“İkinci kattaki Nihal Hanım köpeğini gezdirmeye çıkardı. Sanki bu köpek bizim evde yaşıyor… Gece boyunca ayak sesinden uyuyamıyorum. Beşinci kattaki Ahmetlerin oğlu da sürekli top oynuyor. Gözüme uyku girmiyor. Tam daldım derken sabahın köründe kuşlar cıvıldıyor. Ama bu sabah “müjde verdiler” dedi. “Sana da söylemem, akşama duyarsın” diye ekledi.
Ben de “Söyleme Nesibe Hanım, söyleme… ben de sana söylemem.” Dedim şakalaştık.
Dün yıkanmıştı ama yine yıkanmak istedi. Yıkadım, kuruttum, mis gibi kokular sürüp yatırdım. Hiç yaşlı gibi kokmazdı; hep mis gibiydi.
Sonra duşa girdim. Çıktığımda uyumuştu. Ellerini göğsünde kavuşturmuştu.
Bir saat sonra baktım… buz gibiydi.
Sanki dokunmamla benim de bütün içim buz tuttu.
Aklımda hep aynı soru kaldı: Ya zile bastıysa?
O günden beri kulağım çınlar. Başka da bir ses duyamam artık.
Dilek Özbağ