Nur Kramer
Yolun Sesi

 

Bazı sesler kulağa değil, insanın içine ulaşır…
Dünyanın son kara parçası olarak bilinen, haritaların “dünya burada bitiyor” dediği yerdeydim: Cabo Finisterre…

Eski dünyanın en uç noktasında durmuş, Atlantik’e bakıyordum. Bitiş sanılan şeyin aslında başka bir başlangıcın kıyısı olduğunu düşünürken eğilip bir deniz kabuğu aldım ve kulağıma götürdüm.

Çocukken deniz kabuklarını kulağımıza götürür, denizin sesini duyardık. O kabuğun içinde koskoca bir okyanus saklıydı.

Peki benim içimdeki ses neydi?

İçinde okyanusun sesini taşıyan o deniz kabuğu, yıllar sonra dünyanın sonundaki bir kıyıda yeniden karşıma çıkmış, bir yolu işaret ediyordu.

Hemen yanında sarı oklar vardı.

İçimdeki ses bir yolun sesi olabilir miydi?

Bir süre sonra kendimi o yolun içinde buldum.

El Camino…

Fransa sınırından başlayıp İspanya’nın kuzeyine uzanan, yüzyıllardır insanların yürüyerek Santiago de Compostela’ya ulaştığı eski bir hac yolu.
Deniz kabuğu işaretlerini takip ederek yürüyor, her sabah başka bir kasabada uyanıyorsun; sanki yolun farklı yüzlerine uyanır gibi.
Sırtında çanta, elinde baston, cebinde mühürlerle dolu bir defter…
Önünde sarı oklar ve deniz kabuğu işaretleri.
Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar aynı yöne doğru ilerliyor.
Bazen bir manastırın sessiz avlusundan geçiyorsun, bazen taş sokaklarda yankılanan adımların eşlik ediyor sana.
El Camino kilometrelerle ölçülen bir yol değil.
Yolda fark ediyorsun: İnsanın yürüdüğü mesafe değil, kendisi!
Yol seni senden geçiriyor.
Yürüdükçe fazlalıkların dökülüyor; düşünceler arkada kalıyor.
Bir köyü geçerken içindeki ritim değişiyor. Yavaşlıyorsun.

Ve o yavaşlığın içinden başka bir yürüyüşe geçiyorsun.

Dışarıdaki manzara içindeki manzaraya karışıyor.

Bir çiçek tarlasının içinden geçerken sadece yürüyüp geçmiyorsun; durup tüm çiçekleri kokluyorsun.

Hayat ilk kez acele etmiyor. Sen de ilk kez kendine yetişiyorsun!

Her sabah aceleyle bir yerlere yetişen o hâl yok burada.
İspanya’nın kuzeyinde yüzyıllardır yürünen bu yola kimi inancı için geliyor, kimi kaybettiklerini geride bırakmak için, kimi yeni bir başlangıç yapmak için, kimi de neyi aradığını bilmeden…
Ben ise içimdeki sesin peşine düşmüştüm. Ne olduğunu bilmediğim, adını koyamadığım bir çağrıydı.
Yürüdükçe kendime yaklaşıyordum.
Belki de yolun sırrı bir yere varmakta değil, yürürken insanı dönüştürmesindeydi.
Sabah sisi dağların omzuna çökerken, önümde taş patikalar açılıyordu.
Yürüdükçe içimde de başka yollar beliriyordu.
Uzun zamandır uğramadığım, sesini unuttuğum yerlere çıkan yollar…
Her adım biraz daha sessizleştiriyordu beni.
Sessizlik arttıkça ayrıntılar görünür olmaya başlıyordu.
Bir tepenin ardından çıkan küçük bir köy, kapısından kahve kokusu yükselen eski bir bar, yol kenarında rüzgârla konuşan yaşlı ağaçlar, bastonuna yaslanmış bir adam…
Ve aynı yöne yürüyen insanların dudaklarından düşen iki kelime: “Buen Camino.”
İlk günlerde sadece bir selam gibi geliyor kulağa.

Sonra bunun bir selamdan fazlası olduğunu fark ediyorsun; yolda olduğuna ve yalnız olmadığına dair bir hatırlatma.
Bir süre sonra o ses içinden de geçmeye başlıyor:

Buen Camino…
Yol boyunca sarı oklarla birlikte deniz kabuğu işaretlerini izliyordum. Camino’da deniz kabuğu yalnızca bir işaret değil; yolun değil, insanın yönünü hatırlatan bir pusulaydı.
Yolun sessizliği içinde yürümeye devam ettim.
Günler süren yürüyüşün son gününde, sarı okları takip ederek sabahın erken saatlerinde yola çıktım. Yağmur yağıyordu. Kasabanın dar taş sokakları henüz sessizdi. Sırt çantamın, yağmurluğumun hışırtısı, bastonumun ve ayakkabılarımın taş zemine vuran sesi dışında hiçbir şey yoktu.
Her yol biraz sürgündür. İnsan bazen evinden değil, eski kendinden ayrılır.
Her kasabada biraz ben bırakmış, başka bir benle yola devam etmiştim.
Yalnız değildim. Yol vardı.
Herkes başka bir yerden gelip yürüyordu Camino’da; başka bir dilden, başka bir dinden, başka bir yalnızlıktan, başka bir yükten…
Yol, kimsenin nereden geldiğiyle ilgilenmiyordu. Hepimizi aynı yöne çağırıyordu.
Belki bu yüzden Camino’nun sembolü bir deniz kabuğuydu.
Kabuğun çizgileri birbirinden uzak yerlerde başlayıp, sonra yavaş yavaş aynı noktaya yaklaşıyor.
Tıpkı insanlar gibi, tıpkı hikâyelerimiz gibi… Farklı kapılardan çıkıyor, farklı isimler taşıyor, farklı hikâyeler biriktiriyoruz. Ama aynı gökyüzünün altında, aynı sonluluğa doğru yürüyoruz.
Santiago de Compostela’ya vardığımda katedralin önündeki yorgun kalabalığa karıştım.
Herkes birbirine yabancıydı ama aynı yolun içinden geçmişti…
Yol, aramızdaki tanışıklığı bizden önce kurmuştu.
Katedralde yapılan karşılama töreninde, yüzyıllardır olduğu gibi yolcular bir araya gelmişti. Aynı varışın içindeydik.
Katedralde din adamı seslendi:
“Her nereden geliyorsanız, hepiniz hoş geldiniz.”
O an içimde tanıdık bir kapı açıldı.
Ürpermiştim.
Bu sesi daha önce Konya’da, Mevlana Dergâhı’nın kapısında duymuştum. Otuz yıl önce.
“Gel, ne olursan ol, yine gel…”
Dünyanın neresinde olursa olsun, çağrının dili değişmiyordu.
Ses aynı sesti.
Birinde insan yolu ayaklarıyla yürüyordu, diğerinde kalbiyle.
İkisi de aynı yere çıkıyordu: insana!

İspanya ile Konya arasındaki bütün mesafe bir anda silindi.
Aynı çağrıydı.
Aynı kabul.
Aynı kucaklayış.
Aradan otuz yıl, binlerce kilometre ve bir ömür geçmişti yalnızca.
Akşam çökerken katedralin taşlarına son kez baktım.
Üzerinde deniz kabuğu asılı çantamı sırtlandım.
Yol bitmemişti.
Yalnızca yön değiştirmişti.
O yönden yazıyorum sana…

Nur Kramer

Tags: