15 Nis Mahinur Çenetoğlu
Beklemek

Geride bıraktığım parçalara bakınca, asıl meselenin ben mi yoksa beni büyüten ailem mi olduğunu anlamakta hiç de güçlük çekmiyorum. Daha küçücük bir çocukken yaptıklarım, inatçılığım, önce “He” deyip sonra vazgeçmelerim. Ailem beni onaylamasaydı ben böyle devam eder miydim? Hiç zorlanmadan bu yaşıma geldim. Vazgeçtim dedim ses çıkarmadılar. Kimse karşıma çıkıp da “Böyle son dakika bu gölü atamazsın!” demedi. Ben hayatım boyunca kaçtım. İşime gelmedi kaçtım, gönlüm öyle istedi kaçtım.
Eski sinemanın önünde kafamı bir sağa bir sola çevirerek bekliyordum. Huzursuzluğum bedenime yansımıştı. Hava yağmurluydu, “Bu ayakkabıları giymeseydim iyiydi!” diye düşünürken suratımı çok ekşitmiştim. Başımı uçları ıslanmış bez ayakkabılarımdan kaldırdım, tekrar mutlu, umutlu tavrımı takınarak etrafıma bakmaya başladım. Yağmur hızlanmıştı benim gibi ıslanacaklarını düşünmeden dışarıya çıkan insanlar, şemsiye bulamadıkları için yağmurun dinmesi dileğiyle sağa sola kaçışıyorlardı. “Geldi” diye iç geçirdim. Adam biraz ötedeki korkuluğun altında duruyordu. Yılların eskitemediği korkuluk iyice paslanmıştı.
Adam, mahalle karakolunun önünde, yazın güneşten, kışın yağmurdan, kardan iyice eskiyen korkuluğun siperine sığınmış, karakolun önündeki trafik aynasında omuzları ve kafasının üstü gözüküyor, başını uzatmış, uzaktan sinemaya doğru bakıyor beni görmeye çalışıyordu. Biraz daha geriye çekilip gelmedim sansın da korksun diye düşünüyorum. İçimden hin hin gülmek geliyor. Yağmur, dinmek şurada dursun, hızını daha da artırmıştı. Önümden bir kedi koşarak fırladı, paslı korkuluğa doğru sıçrayarak kayboldu. Kedileri de çok sevmediği geldi aklıma. Onun adına biraz utandım. Hayvan sevmeyen insan sevmez derler ya acaba öyle miydi? Boynum büküldü, bir adım daha geriye gittim.
Tut ki her şey çok yolunda gitti diyelim, diyelim ki çok acayip tuttu frekansımız, sevdik birbirimizi, hem bilmez miyiz evlilikte keramet vardır. Ne var ki ya beni sevmezse ya ruh hastasıysa? Üstelik sadece bir kez gördüm nasıl tanıyacağım? Sonra bu işler hala böyle mi yürüyor? Dönüşü olmayan yollara girersek? Ya beni kandırırsa, duygularımla oynarsa? “Ya-ya, öyle mi-böyle mi” diye sorgulamaktan başım döndü, zaman aktı, yerde miyim gökte miyim? Saat kaç? Hangi mevsimdeyiz?
İç sesim beni azarladı; “Ama bu yaptığın da iyice saçmalık! Eğer böyle davranmaya devam edecek olursan hayatın boyunca eline erkek eli değmeyecek, kendine güvenin de olmayacak! Kedileri okşar durursun!”
Kendime gelmem için biraz daha zaman geçmesi gerekiyordu. Ben geri dönüşlerimle nam salmıştım. Ailede de karar verilir, bir yere gideceğizdir, son anda “Ben gelmiyorum.” diye vazgeçiveririm. Millet ayakkabılarını bile giymiş kapının önünde dikilirlerken, ben içeriye koşup eşofmanlarımı üzerime geçirip kapıyı yüzlerine kapatıveririm. “Dengesiz!” diye bağırır annem. Babam “Zaten bu her zaman böyle yapar. Yandık!” diye söylenir. Son dakika kaoslarının başkahramanıyım! Böyle yetiştim, güvensiz, kararsız…
Bu eskimiş mahalleden çıkma isteğim hiç olmadı. Ben bu semtte doğdum. Bu sokağın topraklı halini de biliyorum, yeni asfalt dökülmüş halini de… Her iki halini de çok seviyorum. O paslı korkulukta çok sallandım o zamanlar ellerimde pas lekeleri olmuyordu ama kokuyu o zamandan beri hissediyordum. Şimdi büyüdüm tabii sallanmıyorum, ara sıra geçerken dokunuyorum. O pas kokusunu da seviyorum. Geceleri bu mahallenin donuk ışıkları altında kokuyu içime çekerek kendimi, yani kararsız kadını sakinleştiriyorum.
Tut ki bu kokuyu adlandırdım, bunun adı ‘Kararsızca Beklemek’ olsun. Küf kokusu gibi, pas kokusu gibi, en sevdiğim kazağımın uzun süre sandıkta beklemiş de giyilmeyecek hale gelmesi gibi. Kokudan daha hızlı bayatlamaz mı bu duygu? Beklemek duygusu. Ukalaca bir genelleme kurdum kendi kendime. Neymiş efendim ‘Hayvan sevmeyen insan da sevmezmiş!’ Kim demiş? Birileri… Bu genellemenin içinde benim yargılayıcı tavrım şizoid halimi açığa çıkartıyor.
Paslı korkuluğun önünde gördüğüm yüz, ayna gibi değildi. Benim gibi kararsız ve çaresiz, arayış içindeki bir insan yüzüydü. Yanılmadığımı umuyorum. Kendime bu konuda da güvenmiyorum. Hem bilmez miyim insana ait sorular soruldukça büyür! Ben ona sormadım ki “Kedi sever misin?” diye! Kedi, o anda korkuluğun altından çıktı, yağmur hafiflemişti. Adama doğru yürüdü ıslanmış tüylerini adamın bacağına sürttü. Adam sakin, baktı, eğilip ıslanmış tüylerini okşadı, kedinin gerilmiş yüzündeki kaslar gevşedi mır mır sürtünürken bana bakıyordu. O bakışlarda “Gördün mü hep senin hüsnü kuruntun bunlar.” der gibiydi. Nereden çıkartmıştım bu adamın kedi sevmediğini? Böyle bir önyargı yaşadığım için kendi kendime çok utandım.
Kedinin bana bakışıyla niyetimi anladığını sanıyorum, sonra bunun bir hayal olduğunu düşünüyorum. Belki de geçmişte yaşadığım bir şeyin geri dönüşü, anımsattıklarıydı. Çantamda taşıdığım kedi mamasına gidiyor elim. Babamın sesi kulaklarımda, “Sana verdiğim harçlıkları buna mı harcıyorsun? Benim salak kızım!”
Ne var ki anlatmak -çoğu zaman- insan yüreğinde, tarif edemeyeceği bir eşik atlatmak demektir. O paslı korkuluk bana neyi anımsatıyordu acaba? Küçük bir kız çocuğu okul dönüşü o korkuluğun altındaki kedileri besliyor. Baba gölgesi üzerine düşene kadar. Adlar sonradan bulunur ya da hiç bulunmaz. Bulunmaması da gerekir. Fazla irdelemek içindeki kabuk bağlamış yaraların kabuğunu kopartmak, o yarayı deşmek, her zaman seni mutlu etmez, etrafındakileri de… Olduğu gibi, olacağına bırakmak bazen çok iyi gelebilir insana.
Yağmur dindi, adam paslı korkuluğun altından çıktı, yanında kediyle birlikte bana doğru yürümeye başladı. Onun yüzündeki sakinlik ve umut bana yansıdı. Saate baktım, tam da vaktiydi…
Mahinur Çenetoğlu