15 Nis Seda Ateş
Tozlu Zamanlar

– Acik bekle kızanım, buban gelir şimdi.
Nenem “Bekle.” diyordu. Oysa altı yaşında beklemek, yetişkinlerin sandığı kadar kolay değildi. Hele ki beklemenin sebebi bir çocuk için meşin top, spor ayakkabı, elma şekeri, kuklalar, dönen salıncak ve aslında hepsinden önemlisi babasına kavuşmaksa…
Zamanı nenem nasıl ölçüyordu bilmiyorum. Ben köyün meydanında babamın şehirden gelmesini beklerken, bakkal Rüştü kahvede önce Necip Dayı’yı, ardından berber Rasim’i tavlada yenmiş; uzak akraba Nurten Teyze, ineklerini otlatan çoban Emin’e fırça çekmiş; köyün çocukları deli Hamdi’yi bayıra doğru kovalamıştı.
Ben ise bir taşın üzerine oturmuş, sıcaktan terleyen üç numara tıraşlı kafamı kaşıyor, nenemin külle yıkadığı mintanlarım kirlenmesin diye yanımdaki salçalı ekmeğimi bile yemiyordum.
– Kiletme üstünü oldu mu, temiz gösün seni buban.
Kirletmiyordum. Sadece bekliyordum.
Gelecekti babam. Beni kasabada bu zamanlar kurulan panayıra götürecek, gezdirecek, elma şekeri alacak, kukla izletecekti. Adamın tekinin döndüre döndüre çevirdiği salıncağa bindirecekti. Sonra da kasabadan bana yeni bir meşin top -ki eskisi bakkaldan alınma plastik toptu- ve spor ayakkabı alacaktı.
Naci’nin babası Almanya’da işçiydi; her gelişinde ona bizim rüyamızı süsleyen hediyeler getirirdi. Hele bir topu vardı Naci’nin… Üstü parlak, dikişleri sağlamdı. Evde yüklüğün üstüne koymuştu anası, izin vermiyordu oynasın. O da ara sıra gizlice alıp kaçıyordu. Aynısından aldıracaktım babama.
Hele gelsin de babam.
“Kuklalar var,” dedi sabah nenem, boz ineğin sütünü ısıtırken.
– Orada şehir ekmee de var. Bembeyaz somun ekmek. Oo, bi güzel ki hele bi bak, nası beğencen.
Şimdiden beğenmiştim hepsini. Ama gelen üç dolmuştan da inmemişti babam.
Nenem arada gelip bana bakıyordu:
– Len yesene ekmeeni, ne bekliyon aç aç?
– Nene, ne zaman gelcek bubam?
– Hay bubanın boynu devrilmeye… Du bakam, son dolmuş gelsin de bekle acik…
‘Acik beklemek’ neydi ve neden böyle eziyetliydi?
Beklerken hem acıkmıştım hem susamıştım. Oturduğum taş kıçımın kemiklerine batıyordu. Ama ya ben kalkıp gidersem ve tam o sırada babam gelirse? Ya salçalı ekmeğimi ısırdığımda üzerime damlarsa?
Yine de umudum vardı.
Babam muhtarı aramış: “Anama söyle, benim kızan hazır olsun, gelip alacağım onu,” demişti.
Hazırdım. Sabah erkenden uyanmıştım. Sobanın üstünde güğümün ısınmasını bile beklemeden, yarı ılık yarı soğuk suyla leğende yıkamıştı beni nenem.
“Anasız guzum,” demişti yıkarken. Sonra yazmasının kenarıyla burnunu silmişti.
Beni bazen öyle severdi nenem. Bazen de “Ha akıllı guzum benim,” derdi. Öpmezdi pek, ama düştüğümde sımsıkı sarılırdı.
Köyün çocuklarından dayak yediğimde değneğiyle onları kovalamış, “Gavurun dölleri sizi, ne istiyonuz öksüzden?” demişti.
Öksüz neydi bilmiyordum.
Ama o sümüklü Veysel’den nefret ediyordum.
Çok sonradan öğrendim.
Anam ben bebekken ölmüştü. Eskiden üzülürdüm öksüzüm diye. Ama Esma yengem oğlu Naci’yi dövdüğünde, anam yok diye üzülmekten vazgeçmiştim.
Anamı hiç görmemiştim.
Babamı görüyordum ara sıra.
O yüzden anamı beklemiyordum.
Ama babamı bekliyordum. Sahi, nerde kalmıştı babam?
Derken uzaktan, toz bulutu içinde son dolmuş göründü.
Ayağa kalktım.
Dolmuş geldi, önümde durdu.
İçinden köyden birileri indi. Herkes getirdiklerini sırtlanıp giderken, şoför yaşlı bir adamla tartışıyordu.
O sırada babam indi dolmuştan.
Yanında ufak tefek bir kadın, kucağında da küçük bir bebe.
Babam bana baktı. Gülümsedi. Yanındaki kadına beni gösterdi, sonra yanıma geldi.
“Bak,” dedi, “Sana ana getirdim, kardeş getirdim.”
Babamın yüzüne baktım, sonra kadına, sonra kucağındaki bebeğe…
Panayıra giden yol arkamda kalmıştı…
Seda Ateş