Serap Dostal
Guguklu Saat

 

Birkaç zamandır günü nasıl geçerse geçsin; gece hep aynı saatte, yani 03.30 sularında, anlamlandıramadığı kâbuslardan uyanıyordu. O gece de kâbusun etkisiyle ıslanmış yastığını fırlatarak yatağından sıçradı. Aklında kalan bölük pörçük karelerin çok tanıdık geldiğini fark etti. Kalkmasının ardından henüz çok geçmemişken çalan telefonla irkildi. Konuştuğu kişinin adını duyunca onu hatırlamak için hafızasını zorlaması gerekti.

Belirsizlikten nefret ediyordu ve geçmişinin en dip köşesinden fırlayıp çıkan, ahizedeki sesin onu çağırmasıyla nedenini bilmediği, son dönemde peydah olan kalp ritminde yine düzensizlikler yaşamaya başlamıştı.

İlk bulduğu uçağa bir bilet alarak yola koyuldu. Parasız Yatılı Sınavı’nı kazanmasının ardından geçen onca yıldan sonra doğduğu yere ilk kez geliyordu. Metin; dedesini ve babaannesini, tahsilini tamamladığı Almanya’da öğrenim görürken, pandeminin olduğu sene Covid’den kaybetmişti. Çok sevdikleri torunları, tüm uçuşlar iptal olduğu için cenazelerinde bulunamamıştı.

Çocukluğunun geçtiği sokaklarda ilerlerken, ahşap panjurlarıyla ve penceresinden hiç eksik olmayan sardunyalarla bezeli taş yapının önünde durdu. Bahçe kapısından adımını atar atmaz gözünde bazı anılar canlandı. Güzel zamanları olduğu hâlde bu evde birçok kötü hatıra da vardı. Kulaklarında uğuldayan bir ses yankılandı: “Metiiin!” Daha düşünürken o sesin sahibini çıkardı; babasının sesiydi. Dedesinin tabiriyle, karısı bırakıp gittiğinden beri iflah olmaz bir serseri olmuş çıkmış ve ondan bir parça olan, gözü kaşı tıpkı annesine benzeyen Metin’i görmeye dahi tahammül edemiyordu. Bu nedenle evde delikanlılığa adım atarken çoğalan huzursuzluk ayyuka çıkmıştı. Ne var ki dedesi o zamanlar sağdı ve torununa laf söylettirmemeye çalışıyordu. Bir gün, “O hâlde sen git, torunum kalsın!” deyip öz evladını kovdu.

Vefatlarından beri el sürülmemiş evin kapısı kilitli değildi ve ittiğinde gıcırdayarak sofaya açıldı. İçeri girdiğinde o an sanki mesleğini eline almış mühendis Metin Sorguç değil de bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıydı. Kokusuna hasret kaldığı evin havasını soluyup içine çekerken, küçükken üzerinde tepindiği kadife kanepeye kendini bırakıverdi. Gözlerini açtığında karşısındaki saate gözü takıldı. Yörenin saygın ahşap ustalarından biri olan dedesinin özenle yaptığı bir guguklu saatti bu. Daha dikkatli bakınca saatin kırılmış ve ekseninden kaymış olduğunu fark etti. Metin’in saati düzeltmek için babaannesinin meşhur ekoseli koltuğuna çıkması gerekti. Tam içinden, “Ah babaannem, kırmam koltuğunu, merak etme.” diye geçirirken bastığı döşemede ayağının altında bir cisim hissetti. Bu, ekranı parçalanmış bir cep telefonuydu.

Kendi kendine konuşmaya başladı: “Ne olmuş burada?” Kafasını kaldırıp tekrar kırılmış saate bakan Metin, “Bu babamın telefonu, sanırım bir şeye sinirlenmiş olmalı. Hiçbir zaman öfkesini kontrol edemedi! Zaten annem de bunun için terk etmedi mi onu?” dedi. Çocukluk anıları canlanmıştı yine: Yemeğin tuzu kaçtığından dağılan masalar, tuttuğu takımın yediği goller, önünden geçip çay ikramı yapan kadına bağlayıp bir yumrukla havalara uçurduğu bardaklar… Birden kafasında birkaç görüntü belirdi; onun gecelerine sızıp kâbuslara dönüşen sahnelerdi bunlar.

Tüm kapıların tek bir yere açıldığı yaşam alanına şöyle bir bakarken, artık sadece yosunlaşmış, içinde birkaç taşın olduğu, ortaokul mezuniyetinde dedesinin ona armağan ettiği akvaryuma gözleri takılmıştı. Biraz daha yaklaşıp tekrar eski günleri yâd ederken taşların arasında küçük, paslı bir anahtar buldu. “Bu anahtar da neyin nesi?” Dedesiyle oynadığı “Söyle bakalım, nerede?” oyununu hatırladı. Yoksa bu anahtar, onunla oynadığı son oyunun bir parçası mıydı?

“Peki, bu anahtar nereyi açıyor? Yeni bir bilmece ha, dede!” dedi. Tam o sırada mutfak tezgâhındaki ekmek kutusundan sarkan bir kâğıt parçası gördü Metin. Yaklaşınca bir zarf olduğunu anladı. Kapağını açıp eline aldığında açık olduğunu fark etti ama içi boştu. Ön yüzünü çevirdi; mektup kendisine gelmişti ama gönderici ismi daha ilginçti, çünkü uzun zamandır kendisinden haber alamadığı annesindendi! Yoksa babası bu mektubu mu görüp sinirlenmiş, sonra da delirip kontrolünü kaybetmişti? Telefonun ucundaki kişinin söylediği aklına geldi:

“Bir ses duyup baktığımda, dışarıya fırlayan, merhumların ölümlerinden sonra evi kilitleyip ortalarda bunca yıldır görünmeyen babanı gördüm. Karanlıkta dahi yüzünün alı al, moru mor olduğunu seçebildim. Hayırsız evlat! Ölümlerinden sonra neye bu kadar öfkelendi bilemedim ama senin haberin olsun istedim. Sen bil istedim. Seni severiz, bilirsin. Hasan dedenin emanetisin sen bize.”

“Emanetmiş… Böyle mi emanete bakılır? Bir arayıp sormadan…” dedi içinden, kırık bir ifadeyle. Zarfta ne vardı, ne yazmıştı bunca yıldan sonra? Kafası karışık biçimde elinde boş zarfla tekrar akvaryuma dönüp anahtarı çıkardı. “Önce ilk bilmeceyi çözeyim,” dedi.

Sonra duvardaki guguklu saat tekrar gözüne ilişti. Hemen kafasında bir ampul yandı! Bu, dedesinin özel yaptığı saatin içinde anahtarla açılan bir bölme vardı. Yıllar önce saatin yapılışını ilgiyle izlerken, elindeki yontucuyla şekil verip bir taraftan da nasihat vermişti: “Her zaman hayatında sana ait gizli bir şeyin olsun, evlat. Paslı olsa da anahtarı sende olsun. Elbet bir şekilde açacaktır.”

Bir hamleyle yerinden indirdiği saati masaya koyup evirip çevirdi. “İşte gizli dediği bölme!” dedi merakla. Paslı anahtarı yuvasına sokup büyük bir dikkatle açtı.

İçinde bir fotoğraf ve arkasında da bir adres vardı…

 

Serap Dostal

Tags: