Esma Sindar
Melâl

 

Yağmur bulutları şehrin üstünden ağır ağır geçiyordu. Sokak lambalarının ışığı, ıslanmış binaları cilalanmış gibi parlatıyordu. Sanki her şey yeni baştan yazılmış, tazelenmişti. Oysa kaldırımların arasındaki ince çatlaklar yerli yerindeydi, su onların içini dolduruyor ama varlıklarını yok etmiyordu. Şehir dışarıdan pürüzsüz ve neredeyse kusursuz görünüyordu.

O da öyleydi, kazadan sonra hayatında gözle görülür çatlaklar oluşmamıştı. Dimdik durmuştu, ağlamamıştı, sesi bile titrememişti. Taziyeleri kabul ederken yüzünde tuhaf bir sakinlik vardı. Yaşananlardan sonra da hayatı kaldığı yerden devam etmişti ve etrafındakileri her şeyin yolunda olduğuna inandırdığını sanmıştı. Kiminle karşılaşsa ona ne kadar güçlü olduğunu ve yaşadığı acıyı çabuk atlattığını söylüyordu. Kendileri de söylediklerine inanmadan…

Oysa gerçek daha basitti. Onu kaybettiğini biliyor ama hissetmiyordu. Hissetmeyince de herkes onun atlattığını sanıyordu. Sanki bir sınavı başarıyla atlatmış gibi… O, sınava hiç girmemişti; sadece boş bir cevap kâğıdına bakıp sürenin dolmasını beklemişti.

Çantasında küçük siyah kaplı bir defter vardı, eskiden her şeyi ona yazardı: anlamsız cümleleri, küçük mutlulukları, birlikte kurdukları planları… Kazadan sonra defteri hiç açmamıştı, çantasının iç cebinde taşımaya devam etmiş ama içindeki sayfalara dokunursa bu acı gerçekle yüzleşmek zorunda kalacağı için uzak durmuştu.

Yağmurlu bir akşam otobüse yetişmek için koştu. Bir anlığına tökezledi ama hemen toparlandı, her defasında yaptığı gibi. Otobüse bindi, cam kenarına oturdu. Yağmurdan ıslanmış saçlarının uçlarından soğuk su damlaları, tane tane kucağına düşüyordu. Otobüsün içi ılık ve kalabalıktı, oysa onun içi üşüyordu. Kalabalıkta yalnız olmaya da uzun zamandır alışıktı.

Sonraki durakta yanındaki boş koltuğa genç bir adam oturdu. Islak mont ve çok hafif bir parfüm kokusu… Sonra hepsi cama vuran yağmurla karıştı. Göğsünün ortasında bir sıkışıklık hissetti.

***

Yazın ansızın bastıran yağmurda koşarak bir apartman altına sığınmışlardı.

“Yağmur sana yakışıyor.” demişti gülerek.

“Çok klişe.” diye karşılık vermişti ama utanmıştı, yanaklarında oluşan kızarıklığı saklamak için ona sarılmıştı.

Bu, aynı koku değildi ama aynı kapıyı açıyordu.

***

Arabada cam hafif aralıydı o gece.

“Yavaş sür.” demişti.

“Merak etme.” diye gülmüştü o. “Bir şey olmaz.”

Ama bir şey olmuştu.

***

Boynundaki atkı onu bunaltmaya başlamıştı, nefes almakta zorlanıyordu

“İyi misiniz? Camı açmamı ister misiniz?” diye sordu yanındaki adam.

Başını hayır anlamında salladı, derin bir nefes aldı. İlk defa iyi olmak istemiyordu çünkü yıllardır ilk kez bir şey hissediyordu.

Adamın telefonu çaldı. “Tamam canım… Evet, yağmur var… Dikkatli olurum.” Adamın bu sözleri, göğsünde yankılandı.

Son mesajı hâlâ telefonundaydı.

***

“Dikkatli ol. Eve varınca mutlaka yaz.”

Altı boş kalmış bir mesaj…  Kendisini eve bıraktıktan sonra o da evine gidecekti, arabayı hep hızlı kullanırdı, ona bir şey olacak diye korkardı ve korktuğu olmuştu.

O gece kavga etmemişlerdi ama konuşmanın içi hafifçe çizilmişti.

“Beni bazen hiç dinlemiyorsun.” demişti, camdan dışarı bakarak.

“Dinliyorum ya.” demişti o, gözünü yoldan ayırmadan.

“Hayır, duyuyorsun sadece.”

Cümle bir belirsizliğin içinde asılı kalmıştı. Ardından belirsizlik bir düğüme dönüşmüştü, ne büyümüş ne de çözülmüştü… Radyo açıktı, silecekler düzenli bir ritimle çalışıyordu. İkisi de konuyu kapatmış gibi yapmıştı. Apartmanın önüne geldiklerinde aracı durdurmuştu. Ayrılma vakti geldiğinde ona doğru dönüp, gülümseyip sarılmak için kendine çekerdi. O akşam bunları yapmamıştı ama o yine de bir süre beklemişti.

“Yarın konuşuruz.”

“Olur.”

Kapıyı açtı, indi. Arkasına bakmadan yürüdü. Sarılmadan ayrıldıkları ilk akşamdı.

***

Otobüs ilerledi. Camdan süzülen damlalar birbirine karışıyordu. Onu kaybettiğini biliyordu. Ölüm haberini o gece almıştı, ertesi gün tabutun başında durmuştu, toprağın atılışını izlemişti ama hiçbirinde gerçek; içindeki suskunluğun altına sızmamıştı. Şimdi ise o suskunluğun altından gün yüzüne çıkıp onunla konuşmuştu.

Yanındaki adam bir sonraki durakta indi ve koku da onunla birlikte uzaklaştı. Sonra tamamen kayboldu ve o an, yanındaki boşluk ilk kez ağırlık kazandı. O artık hiçbir yerde değildi. Ne yaşanması mümkün bir ihtimalde ne de bir kurulacak bir hayalin içindeydi.

Eve vardığında montunu çıkarmadan sandalyeye oturdu, çantasını açtı ve siyah kapaklı defteri aylar sonra ilk kez eline aldı. Parmaklarından süzülen damlalar, kapağın üzerinde izler bırakıyordu. Bir süre bekledi, sonra sayfaları araladı. Boş bir sayfa buldu, kalemi eline aldı. Bu kez beklemedi, yazdı:

“Yas, sevdiğin öldüğünde değil, geri dönmeyeceğini kabul ettiğinde başlıyor.”

Bu, boş cevap kâğıdına yazdığı ilk cümleydi ve belki de yaşadıklarına dair ilk gerçek cevabıydı.

Esma Sindar

 

Tags: