15 Nis Bediha Sude Yılmaz
Soğuyan Fırsatlar

Ay, yürüdüğüm caddeyi yeni yeni aydınlatmaya başlamıştı. Az önce olanlardan sonra ben, ben gibi değildim. Hayat daha hızlı akmaya başlamış, insanlar daha telaşlı yaşamaya çabalayarak hayattan zevk almayı bırakmış gibiydi.
Bir kafeye oturup bir fincan kahve istedim. Gözüm biraz ileride oturan yaşlı adama takıldı. Önünde kahvesi, elinde kitabı, masada süsten farksız duran kül tablası ve başının üstünde gözlüğüyle bana çok benziyordu. Gözlerinde, yaşamın getirmiş olduğu bir hüzün çekti dikkatimi. Sanki aklı okuduğu kitapta değil, hatta belki de kitaba odaklanmak için kendini zorluyordu.
Dayanamayarak ayağa kalktım ve müsaade isteyerek karşısına oturdum. O zaman fark ettim; okuduğu şey bir kitap ya da alelade bir defter değil, bir günlüktü; kül tablasıysa ağzına kadar dolmuş, dibi görünmez bir hale gelmişti…
Yaşadıklarından mı, yaşattıklarından mı bilmem, yüzünde bulunan kasvet beni susturuyor, konuşmama engel oluyordu.
Günlüğü masaya bıraktı. Zaten kullanmadığı gözlüğün camlarını silerken ağzından o eşsiz cümle döküldü:
“Yaşam o kadar hızlı akıyor ki, sevdiğin şeyler için verdiğin çabayı bile hatrında tutamıyor; yalnızca keşkeleri hatırlıyorsun.”
O anlattıkça önce kahveler geldi ve biz içemeden soğudu. Sonra etrafımızdaki insanlar değişmeye başladı. O bir kahve daha istedi; onu da içemeden soğuttu. Bunu birkaç kez tekrarladı. Uzun uzun sustuğu anlarda dahi tek bir yudum almadı kahvesinden… Buna tezat sigaraları ise hızla tükeniyordu.
Gecenin başında neye kızdığımı unutmuştum. Yalnızca o an vardı benim için. Sanki o andan sonra ölecektim ve söylenmeyen ne varsa olduğu gibi kalacaktı. Havanın daha da karardığı saatlere geçmiştik artık. Gidecek bir evim, sığınacak bir yuvam olmadığından acele etmedim. Amcayı uzun yıllar önce kaybetmiş ve yeni bulmuş gibi hissediyor, anlattıklarını ruhumla dinliyordum. O ise anlattığı her şeye yakınmış ama uzansa dokunamayacakmış gibi anlatıyordu. Ara ara yakalanmış olduğu hastalığın kendini hatırlatması sebebiyle köhür köhür öksürüyor, buna rağmen içtiği sigarayı elinden asla bırakmıyor, arada bir ise cümlesini unutuyordu.
Bey amca anlatmayı bırakıp toparlanmaya başladığında, günlüğün içinden birkaç fotoğraf düştü. İlkinde bir kadın vardı. Sonra, karşımdaki adamın gençliği olduğunu düşündüğüm ve o kadınla kahve içtiği bir fotoğraf… Uzun uzun baktı; bir bana, bir fotoğraflara. Ardından cebinden başka bir fotoğraf çıkardı: bir mezarlık fotoğrafıydı.
Hesabı istedi; sanki bu güne kadar kaçırdığı fırsatların yerine koyduğu ve içemediği bütün kahvelerin parasını ödedi.
Ve ben o zaman fark ettim; yüzündeki her kırışıklık, yaşayamadığı zamanları değil, kaçırdığı bir ömrün izlerini taşıyordu.
Bediha Sude Yılmaz