Buse Ertap
Vızıltı

 

    O her sallandığında, sallanırken, sallanacakken demir sandalye yavaşça kumların içine gömülür gibi çöküyordu.

Duvarları, kapıları ve zeminleri kara bu odanın içinde beyaz demir sandalyeler, bacakları çürümüş birkaç masa, yere rastgele serilmiş içleri taş gibi ağırlaşmış yünden yastıklar, kilidi vurulmuş bir kapı, is tutmuş birkaç anahtarlık ve belki kapının ardında büyük bir ganimeti bekleyen kül yutmuş birileri vardı. İçerdeki sandalyeler aynı anda ağlıyor, gülüyor, öfkeleniyor, sonra yine aynı anda duruluyorlardı. Bazen basit bir iç çekişle, bazen arka, üst, yan ya da çapraz odalardan gelen gürültülerle bu kırılmaz döngüyü devam ettiriyorlardı.

Küpçü pencere kanatlarını cümle kapısana kadar açmış, sandalyeyi ters çevirmiş oturuyordu. Sanki odadaki bütün o sesler onun çevresinde aniden toplanıyor, onun her kıpırdanışıyla yeniden harekete geçiyordu. Küpçü her sayıkladığında sandalyeler de sayıklıyor —SANDALYELER DE SAYIKLIYOR— sonra aynı anda tekrar susuyorlardı.

Bu döngüyü Leyla’nın boğuk sesi kırdı, küpçüye seslenen, bu çok içten, içli bir yakınma ya da ağlamaklı bir sesti:

— Ölmüş mü?

— Kim?

— Şu karşı penceredeki kadın.

— Bir ay önce ölmüş. Eşek arıları vızıldadı.

— Bir ay önce mi?

— Bilmem, 2 ay, 3,5… belki 1 yıl…

— Peki ya diğer penceredekiler? Kimler vardı, kimler kaldı onlardan?

— Hepsi gitti, kimse yok.

— Şu üst kattaki arakçı antikacı, çaprazındaki korku salan afat otçusu! …  Onların üstündeki kurtarıcı masa başı siyasetçileri? Sabah olduğunda hâlâ aynı masada uyuklayanlar?  Durdu. Sonra hiddettlendi. Ya şu acı bekçileri, hikâyeci kediler, sümüklükurtlar, şu duygusal mülteciler, ırkçı yobazlar, tatlıcı, pasajdaki demirciler, dericiler, karanlık basınca sabaha kadar hiç durmadan Monti’yi mırıldanan o adam?

— …

— Akşama kadar vızıldayan şu eşek arıları bile mi?

— …

Leyla sormayı bıraktı. O zaman sandalyeler de sustu. Leyla nefes aldı; o zaman sandalyeler de nefes aldı. Sonra Leyla ağladı, güldü, bağırdı, kızdı, sakinleşti, delirdi, kalktı, uyudu. Sandalyeler de ağladı, güldü, bağırdı, kızdı, sakinleşti, delirdi kalktı, uyudu. Sonra çok susadı. Sanki ilk defa suyla tanışan bir bebek gibi iştahla:

— Çok susadım! (Bağırarak) Su ister misin? (Delirerek) Gözleri apaçık. Sanki dudaklarım birbirine yapıştı. Sanki dilim…

Dilimle

Dilim de

Dilime

Dilimin

İşte sanki DİLİM DE dişlerimin arasında erimiş, yapışmış kıvranıp duruyor!

— Çok hem de çok sıcak, sanki kör gözlerden sıcak rüzgârlar esiyor! Lütfen bana da su, lütfen! (Leyla gözleri apaçık sandalyelere doğru eğilerek fısıldar.)

_ İyiyle kötünün başına gelen şey aynı değil mi zaten. O da susar, o da ölür, o da doğar o da yanar, büyür, küçülür, sallanır, düşer, kalkar, kırılır, delirir, güler, susar sonra nihayet yine başa döner; döndükçe sonsuzluğun içinde silinir. Sonra doğrulur, su doldurmaya gider:

Leyla suyu getirir simsiyah masanın ortasına koyar. Küpçü suyu kana kana içer. Leyla’nın susuzluğu diner. Küpçününki dinmez. Küpçü’ye:

— Bütün pencereleri açmak lazım. Yoksa burada bu çölün ortasında, başında, sonunda, kenarında, ucunda, altında, üstünde ölüp gidilir.

— Cümle kapısına kadar tüm pencereler açık, dışarıdan gelen sıcak bu. Tümünü örtmeliyiz.

Leyla tüm pencereleri kapatır gibi yapar. Sonra sandalyeler arasından Küpçü’ye en yakın olanı seçer, oturur. İkisi de yeni aydınlanan / aydınlanmış / aydınlanacak olan sokağı seyretmeye başlar. Leyla sayıklar:

— Kürkçü dükkânına gitmiş dün. Dönüşte durmuş, dinlemiş, görmüş, gömmüş, ölmüş, ölmüş mü? Ölmezdi. Ölürken, ölümden korkmazdı.

— Kim korkmaz?

—Korkunca işte aklı gitmiş. Korkunca mantığı uçmuş. Sonra demirdeki pembe meleklere “Ben korkarsam siz de korkar mısınız, demiş?” Küpçü’ye:

— O penceredeki kadın da korkuyor mu şimdi? Sen iyi bilirsin kimin korkup korkmadığını, neyden korktuğunu / korkmadıklarını. Bir bakışta, tek nefeste saç telinden, tırnak ucundan bile hemen hissedersin.

— Kırk metre öteden tanırım korkan adamı. Terli terli nefesinden, gerilen apaçık gözlerinden, saklanan sağ bacağından tilki gibi beliren kulaklarından, vücudunun her uzvu yer değiştirir. Tıpkı mantığı gibi. Bak şimdi! Bak! Şu sokaktan geçecek olanları şimdiden hissederim.

(Ayağa kalkar, sandalyeleri sallanır. O konuşur; sandalyeler hızlanır. Susar, bekler, sonra daha hızlı konuşur. O zaman sandalyeler zemine daha sert vurur, o kara zeminden ses tüm şehirlere sıçrar.)

— Şu eğri boyunlu / omuzlu, suratlı kadını biri fark eder diye korkusu… Ya şu göğsü dimdik / ayakları sallanan şu adamın, bilmez miyim hiç cebinde taşıdığı sayısız cıngarlıkları, şu çocuğun ürkek poşetini, şu ihtiyarın ölüm korkusunu, pasajdan her geçtiğinde çocuk kadınların üzerindeki arsız gözlerin tedirginliklerini hepsini bilirim, hissederim ben. Şu kadınsa … Bence o hiç korkmuyor.

—  Penceredekilerden de mi korkmuyor? Ya benden, senden?

— Hayır korkmuyor.

— Rahatsız da mı olmuyor?

— Hayır.

— Peki o yaşıyor mu?

— 4 sene önce öldü diye vızıldadı bu sefer eşek arıları.

Kadın onların hiçbirinden rahatsızlık duymuyordu, çünkü onları duymuyordu. Onun duyduğu tek şey yalnızlık, her saniye hissettiği incelik, sonra bütünlük hissi ve üzerine serilen sonsuz bir esinti… O huzurlu değildi belki ama korkmuş da değildi. Bir parçanın en ince oktavına takılmış gibi orada duruyor, öylece bekliyordu. Ölümünü mü? YAŞAMAYI, YAŞANACAKLARI…

Leyla:

— Çok susadım burası çok sıcak. Bu su çok sıcak. Su ister misin? (İştahla)

Leyla su doldurmaya mutfağa geçer.

 

 

Leyla suyu masanın ortasına koyar. Kana kana içerler. Sonra aynı anda birbirlerine öfkeyle bakarlar. Odanın içinde buz gibi dururlar, yürürler, eğilip otururlar.

— O ölmüş mü?

— Kim!

— Şu penceredeki kadın.

— Dün gömdüler onu.

— …

Eşek arıları:

“İsli sisli yanık kokulu bir akşamüstüydü. Karşı pencereden kara bulutlar yükseliyordu. Kapının dışında bekleyen ganimetçiler kapıyı yumrukluyordu. Masa, ait olduğu yerde bir yabancı gibi çökmüştü. Sandalyeler çıldırmış, pasajdaki satılık güvercinlerin aklı birbirine karışmıştı. Sümüklükurtlar, mülteciler, hikâyeci kediler, ırkçılar, yobazlar, tatlıcı, demirci, derici, montici… Herkes çıldırmış gibiydi. Afat otçusu sokağı baştan aşağı otlarla doldurmuştu. Sokağı inleten sözde siyasetçiler bağırıyor, inliyor, sonra söylediklerini unutmuş gibi tekrar susuyorlardı. Sonra bir şey oldu. Bir ses… İnleyen güvercinlerin sesi, tavanı delip içeri girdi. Önce odanın içinde dolaştı, sonra kara bulutların arasına karıştı. Sanki bütün sokak bir anlığına ne yapacağını unutmuştu. Sonra her şey durdu. Kapılar açıldı. Ganimetçiler eli boş döndü. Yalnız antikacı nasibini aldı. Antika sandalyeleri, antika suyu, yanık bedenleri, küllenmiş zihinleri topladı, sırtladı, çıktı. Kapıda kürkçüyü gördü. Kaçmaya çalıştı. Kürkçü peşinden geldi; neyi varsa aldı. Derisini, korkusunu, cebindeki son düşünceyi bile. Sonra hepsini bir çukura doldurup gömdü.”

Buse Ertap