Sahi’r
Deli Taylar ve Balinalar

 

Gezi yazarı Nur Kramer

Gözleri uzaklara dalmış bir su altı sessizliğinde kıpırtısız, sessiz ama gürültülü görüntüler geçiyor art arda; bir hamleyle dalıyor derine, bir hamleyle dağılıyor balıklar. Işık ne kadar ürkek. Gölgesi yok nesnenin. Bir o kadar sıradan her şey, sürpriz avcılar bile. Kendini neden daha güvende hissettiğini anlamaya çalışmadı bile. Su altında olmasaydı derin bir nefes alacaktı. Çıksa mıydı? Ama bu an çok güzeldi. Balinalar gibi mi yapsaydı acaba? Yüzeye çıkıp derin bir nefes alıp biraz ışığa bulanıp yeniden derinlere dalsa o anın büyüsünü bozar mıydı acaba?

İnsanların körlüğü değil ama sağırlığı çok koyuyor adama. Görebileceğinizi görmemeyi tercih edebilir, gördüğünüzü düşe yorabilirsiniz. Ama ya duymak? İnsan fiziki bir engel olmadıkça duymaya mani olamaz ki…

En kalp kırıcı olan görülmemek değil, duyulmamaktı. Duyulmamış olmak koca bir yalandı çünkü. Karşındakinin yalanı da senin yanılışındı ve yanılış yanmaktı, ateşi yüreğe düşen.

Doğru yerde olmasam da doğru zamandayım ya da doğru zamanda olmasam da doğru yerdeyim. İşte öyle bir şey. Yine de emin değilim.

Neredeyim ve nasılım?

Tekrarında bir yerin ve zamanın, kendinde ve kaybolmuşluğunda ya da değilinde.

Çocukça umutların vahşi yıkımında ya da bilgece görmüşlüğün acımasız yanılmışlığında.

Bazen aldatıcı olan, gerçektir. Çünkü gerçeğin kendini gösterdiği yerde gündüz düşü başlar. Ve biz ayırdına bir türlü varamayız. Yaşadığımız düş müdür, gerçek midir?

Kanmayı tercih ettiğimiz düş ile gerçek aldatıcı olur. Gerçek için ne hazin bir öykü. Düş ise deryasından yüzeye çıkmıştır.

Moby Dick ne kadar gerçekse Âhab o kadar aldatıcıdır. Fakat hüküm süren Âhab’ın gerçekliğidir. Tâ ki kendini tüketinceye kadar…

Bu kadar savaş, silah, kayıplar, sonunda bir yenilgiye mahkûm. Moby Dick can verse de kazanacak.

Takdir-i doğa kendisi kazanamasa da kaybettirir. En kötü zaferinin adı Pirus’tur.

Hükümranlar emrettikleriyle değilse de emirleriyle mühürler kendi yazgısını.

Sabahın erkencesi veya gecenin bir yarısında yahut herhangi bir uykudan uyandığında ellerini, ayaklarını hatta tüm bedenini; bunların nasıl çalıştığını; güne başlar başlamaz kaldığı yerden devam eden, bir türlü susmak bilmeyen zihnini; eşyaları, günün vaktini; hareket etme yeteneğini; neden ve niçin var olduğunu sorgulamanın ağırlığı yanında yer çekimi nedir ki?

O kadar battal, dipte, renksiz, kokusuz ve hafif bir his. Siz olsanız, anlayabilir misiniz? Tüm zerrelerinden kurtulmuş bir varlık olma hâlini… Ne çekim, ne eksen, ne düzlem, ne yörünge…

Dünü en çok hatırlayan kimdir? En çok hatırlatan nedir? Dünü en çok hatırlatan başkasının hatırasıdır. Çünkü herkes biraz başkasının dününün hırsızıdır. Fakat dün, çoğu zaman kendine bile ait olmayandır, bizim dahi değildir. Ve çoğu zaman dünü en çok hatırlayan başkasının dününün ve düşünün hırsızıdır.

Dün düşünmüştüm istemesem de, şimdi düşünüyorum istemesem de… Düşünüyorsun istemesen de… Düşünüyoruz… Öyleyse budalayız.

Onlarca acımız var, hangisinden başlasak?

Başlamak mı?

Sürüp gitmekte olan, sadece sürüp gitmekte olan, başı olmayan, sonu olmayana…

Başlasak mı?

Onlarca acı ha! Onlarca derken bile bir tanesi muhakkak incinir. Hangi birine hakkını vermeli? Dinmek bilmez zalim bir fırtına. Dinse ne yazar? Dünse ne yazar? Ne seven kalmıştır savaş meydanında ne sevilen. Seven de sevilen de yok artık. Katiller ağıt yakmaz. Kahkahalarından saçılan tükürüklerdir toprağımızın payına düşen.

Bu mudur? Bu mudur, üstümüzde biriken tortu? Kim bilir? Kim bilir hangi zamanlarda, hangi camekânlarda sergilenir? Kim bilir hangi okunmamış kitabın sayfalarında neşredilir? Kimlerin sarayını, galerisini, gerdanını süsler acılarımız? Kimler ibret alır, kimler bakarken keyiflenir? Kim bilir kim içer acılarımızdan damıtılan şarabı bir korsan edasıyla? Kimdir bu yorgun hancı, bizim sarhoşluğumuzdan damıtılmış üç kuruştan nasiplenir, nafakasını devşirir. Bak yine o kelebek bir yanılgıyı düzeltircesine oysa ne mazisi var ne umudu ne bir gelecek fakat bir kanat çırpışıyla bile etki edecek.

Sahi’r

Tags: