01 Eki Ekin Toprak Ertuğral
Yandı Bitti Kül Oldu

“Sayın seyirciler, dün akşam saatlerinde İstanbul’da, Gülsuyu Mahallesi, Dereboyu Sokak’ta üç katlı ahşap bir evin çatısında çıkan yangın kısa sürede bütün binayı sardı. Evde kimsenin bulunmaması büyük bir faciayı…”
Müteahhit Ayhan Tuna televizyonu kapattı.
Sandalyesinde geriye doğru iyice yaslandı. Gömlek düğmelerinin arasından beyaz atleti görünüyordu. Derin bir nefes aldı. Ağzındaki kürdanı ortadan kırıp boş çay bardağının içine attı. Cep telefonuna gelen mesajları kontrol etti, geğirdi. Sekreterini çağırıp limonlu soda istedi.
Bilgisayarını açıp birkaç kişiye ödeme yaptı. Adamları ne gerekiyorsa yapmış, tereyağından kıl çeker gibi halletmişlerdi. Tehdit, korkutma, saldırı, kavga, rüşvet yoktu. Güzellikle evden çıkmalarını istemişti. Değerinin üzerinde bir para da teklif etmişti.
Ayhan Tuna haklıydı. Ele geçirmek istediği evin sağı, solu, önü, arkası çepeçevre ona aitti. Bir tek bu ev kalmıştı inşaata başlamak için. Bir tek bu ev hayalet gibi dikiliyordu arsanın ortasında. İşine engel oluyor, projesini geciktiriyordu.
“Baba yadigârı,” diye tutturmuştu evin sahipleri.
Ayhan Tuna, bu sefil bina karşılığında dayalı döşeli, konforlu bir ev hediye edeceğini söylemişti. İnatçı aile, reçineleri akmış, yapış yapış tahtaların ortasında yaşamaktan vazgeçmiyordu.
Babaanne, oğul, gelin ve torun Çelik…
Bir keresinde, bayramdı galiba, el öpmeye gitmişti Ayhan Tuna. Neredeyse anlaşacaklardı. Babaanne son dakika, “Ancak ben ölünce,” demişti.
Kadın doksan yaşındaydı ama on sene daha yaşamayacağı ne malumdu? Böyle işleri Allah’a bırakmak olmazdı.
Küçük bir kıvılcım bu kehribar sarısı döküntünün icabına bakardı.
Yangının çıkacağı gece, koca göbekli müteahhit bütün aileyi iftara davet etmişti. Siyah minibüsüyle gelip kapıdan almıştı onları. Emniyet kemerinin sıkıp nefes aldırmadığı göbeği, açlıktan küçülmüş gibiydi. Kaç kez ceza yemişti bu yüzden, yine de takmıyordu.
Şoför camı açtı. Minibüsün içi ter, sigara, açlık ve yalan kokuyordu.
Pis işler için deste deste para alan adamlar, aile kebapçıda çorbalarına limon sıkarken işi halletmişlerdi. Bir nefeslik canı vardı zaten.
Küçük bir alev topu düşüvermişti evin tam kalbine. Çatır çatır yanıvermişti. Dededen kalma vitray camlar patlamış, marley döşemeler hemen teslim olmuşlardı alevlere. İtfaiye gelene kadar kargalar çığlık atmışlardı.
Üç katlı binadan topu topu üç çuval kül kalmıştı geriye.
Ayhan Tuna aileye kol kanat gerdi. Şehir merkezine otobüsle bir saat mesafede, bahçeli, pembe panjurlu bir ev ayarladı. Oturacakları ev hazır oluncaya kadar idare ederlerdi. Çelik’e son model bir bilgisayar hediye etti.
Babaanne bu acıya fazla dayanamadı. Yüz yaşını göremeden göçüp gitti bu dünyadan.
Müteahhit, istediğine kavuştuğu için mutluydu. Aileye verdiği sözleri hasır altı etti.
Günün birinde yakışıklı bir delikanlı geldi ofise. Dişlerinin arasındaki maydanozları karıştırıyordu Ayhan Tuna. Tanıyamadı genç adamı.
“Ben Çelik, yanan evin küçük çocuğu,” deyince sarıldı çocuğa. Sanki kırk yıldır bugünü bekliyordu. Çay, kahve, çikolata ikram etti.
İşe ihtiyacı vardı Çelik’in, gözlerinden belliydi. Daha o sormadan Ayhan Tuna teklifte bulundu.
Şoförü oldu o günden sonra yanan evin küçük çocuğu. Kısa sürede kendini sevdirdi. Pembe panjurlu evden, şehir merkezinde bir eve taşındılar sonunda. Bu sefer Çelik’in eşi de katıldı aralarına. Sema, şirketin muhasebesinde çalışıyordu. Ayhan Tuna önayak olmuş, iki genci birbirine yakıştırmıştı.
Yağmurlu bir günde, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde oturan Kaymaz ailesini ziyaret ettiler.
Al takke, ver külah, ikna edemedi evin sahibini Ayhan Tuna. Güler yüz, iyi niyet fayda etmedi.
Çıktılar gecekondudan. Müteahhit sinirliydi. Birini aradı:
“Kurtulmamız lazım hamam böceklerinden.”
deyip telefonu kapattı. Camı açıp sigarasını yaktı.
Çelik geçmişe döndü aniden.
Bütün konuşmalar, ateş, kül, babaannesi, pembe panjurlu ev…
Silecekler bir sağa, bir sola gidiyordu. Gözü karardı. Direksiyonu tutan elleri uyuştu.
Sedan araba bariyerlere saplandı.
Göbeği hiç küçülmediği için emniyet kemeri takmamakta inat eden Ayhan Tuna oracıkta öldü. Çelik yaralı kurtuldu.
Gözlerini açtığında hastanedeydi. Eşi başucundaydı.
Ayhan Tuna’nın cenazesi kalabalıktı. Çelenkler üst üste yığıldı. Beyaz şeritlerin üzerinde isimleri yazanların bazısı dostu, bazısı düşmanıydı. Lokmalar döküldü, dualar edildi.
Kırk gün sonra ziyarete gelen ailesi, koca bir kül yığını gördü. “Müteahhit Ayhan Tuna” yazan mezar taşı bile görünmez olmuştu.
Sanki üç çuval kül dökülmüştü üzerine.
Ekin Toprak Ertuğral