Dilek Özbağ
Ev

 

İlk yapıldığında sokak kapısına dört merdivenle çıkılan, bir oda, bir salondan oluşan; iki penceresine de hapishaneden hallice demir parmaklıklar yapılmıştı. Babası giderken yaptırmıştı. Zamanla asfalt döküldükçe dört basamakla aşağı inilen, çocukluğunun geçtiği evin gri sokak kapısının tam karşısında, kendisine dakikalarca sürmüş gibi gelen ama aslında bir iki saniye geçmiş olan o anı, mahallenin köşesinde kafa kafaya gelen iki arabanın korna sesleri böldü.

Sarsılarak elindeki su şişesiyle kapıyı usulca ittirdi.Yırtılmış muşambaların altından tahta kurularınca delik deşik edilmiş yere baktı. Pencere camları kırılmış, içeri çöpler atılmış, duvarların tüm köşeleri ağ olmuş, gözleri tavandaki pütürlü şekilleri aradı, hepsi oradaydı.

“Sahipsiz olan her şey heba oluyor, sahibi yoksa kıymeti yok” diye geçirdi içinden.

İçerideki ağır rutubet kokusundan rahatsız oldu ama yine de hemen çıkamadı.

Gözü tekrar tavana takıldı..Sabah namaza kalkan babaannesinin sobanın küllerini demir maşa ile silkeleyerek boşaltması ve her kış sabahı bu sesle uyanmanın kendine verdiği huzuru hatırladı.

Yorganın altında soğuktan büzülerek yatışı ve alacakaranlıkta tavandaki her şekli anlamlandırdığı zamanlarına döndü. Uyandığı halde babaannesi seslenmeden kalkmadığı o günler.

“Annem, babannem hadi kalk güzel kızım….” Annemi mi yoksa güzel kızımı mı duymak için kalkmıyordu o zamanlar bilmese de şimdilerde biliyor. O sıcacık sesin kendine ne kadar iyi geldiğini anlıyor.

Pencereye yaklaştı, gözü camdan yansıyan yüz ifadesine takıldı. Geçen hafta yaptırdığı ipek kirpikleri ve mavi lensleri bir an önce çıkarıp atmak istedi. Yıllar önce aynı candan bakan kızın da ne kadar güzel olduğunu fark etti.

Kafasından onlarca soru geçti.

Bazen ölüm kusursuz bir cevap olur. Neden gitti sorusu neden öldü sorundan çok daha ağırdır.

Neden gitti? Hala kocaman bir bilmece ile baş başa.

Salondan geçilen arka odaya giremedi. Midesi bulandı, suyundan bir yudum aldı. O sabahı tekrar yaşadı.

Defalarca tekrarladığı, titreyerek defterine yazdığı, kendinden başka kimseye söyleyemediği o cümleler.” Serdar gitti gelmedi, ben de gidiyorum. Yirmi beş yaşındayım ben yirmi beş. Ömrümü ziyan edemem burada. Arama beni, Ebru seninle kalsın”  Marş söyler gibi gür bir sesle.

En ufak bir şüphe bir kararsızlık yok. Her şey çok net.

Sonra hayatta öğrendiği birçok net cümleden bazılarını kendi kendine sıraladı.

Sevmek için sevilmek gerekir.

Bazı hatalar için sadece tek şans verilir.

Kusurlu olanı kimse istemez.

Bazen suçun olmasa da ceza alırsın.

Babasın ölümü ile kendine kalan bu evde, dışarıdan gelen “Hayatım baktıysan gidelim mi, Defne durmuyor” sesi ile aslında net kurduğu cümleleri de burada bırakıp çıktı.

Sevilmek için sevmek gerekir.

Bazı hatalara çok şans verilir.

Kusursuz kimse yoktur.

Tecrübeler ceza değildir.

Dilek Özbağ