Ekin Su Bal
Parçalar

 

İsmi gibi derin ruhlu ve duygusal bir adamdı, Mahsun. Henüz 32 yaşında olup lisede İngilizce Öğretmenliği yapıyordu. Öğrencileri tarafından pek sevilen olgun ve sakin bir yapıya sahipti. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünür, zamanında ve yerinde hallederdi işlerini. Ertelemeyi sevmez, bilhassa ertelenilmek de istenmezdi. Bugün ise her zamanki okul günlerinden biriydi. Ders programını önceki günden hazırlamış, küçük bir şeffaf dosyaya koyup masanın üstüne bırakmıştı. Kabanını üstüne geçirip ders programının içinde olduğu şeffaf dosyayı alacakken masanın kenarında küçük bir el yazması not buldu. Notu okurken göz bebekleri şaşkınlık ve korkuyla büyüdü. Midesinin bir anlığına burkulduğunu hissetti ve kusmamak için kendini tuttu. Notta şöyle yazıyordu: “Her ne kadar unutsan da sana yapılanları, ben asla unutmadım.” Bu da neydi böyle? Altında ne bir isim vardı ne bir imza ne de adres. Bir süre düşündü, bunu ne zaman yazdığını hatırlamıyordu bile. Kendisinin yazıp yazmadığından bile emin değildi. El yazısı onunkiyle aynıydı ancak hem kendisi yazmış olsa bile böyle bir şeyi neden yazsındı ki? Küçük bir çocuğun elinden çıkmış gibi duruyordu el yazısı. Kendisi yazmış olamazdı ya böyle bir şeyi.“Saçma.” diye düşünüp hızlıca notu küçük parçalara ayırdı. Hızlı adımlarla mutfağa yöneldi ve lavabonun altındaki dolabın kapağını açıp içindeki çöp kutusuna attı.

Derse beş dakika geç kalmıştı. Hızlı adımlarla koridoru geçip on ikinci sınıfların olduğu kata geldi. İlk dersi 12-C’deydi. Ardına kadar açık olan sınıf kapısının önünde birtakım öğrenciler onu bekliyorlardı. Mahsun’u görünce sevinçle selam vererek sınıftaki yerlerine oturdular. Terle kaplı kırışmış alnını sağ eliyle ovuşturarak bir müddet sakinleşmeyi umdu. Öğrencileri merakla Mahsun’u izliyor, sınıftan çıt çıkmıyordu. Gülümseyerek çantasından ders kitabını çıkarıp bugünkü işleyeceği konuyu anlatmaya koyuldu hızlıca. Bugünkü konu “Identity” yani kimlik üzerineydi. Bir öğrenci ders kitabındaki kimlik üzerine şiiri okuduktan sonra Mahsun derin bir nefes aldı ve şunu sordu: “Can anybody tell me what identity means? (Birisi bana kimliğin ne anlama geldiğini söyleyebilir mi?)” Kısa bir sessizlikten sonra cevaplar ardı ardına gelmeye başladı: “Our memories (hatıralarımız), our personality (kişiliğimiz) ve our name (ismimiz).” Mahsun bir süre sessiz kaldı. Kaşlarını yukarı kaldırarak “Is that all? (Hepsi bu kadar mı?)” diye sordu. Sessizlik… Mahsun, bir adım öne çıktı. Omuzları düşmüş, yüzü masum bir hal almıştı ve yandan hafif tebessüm ederek ince ama içinde acı dolu bir ses tonuyla “Pekâlâ, söyledikleriniz kimliğimizi oluşturan öğelerin sadece birkaç parçası ancak kendi parçalarını tanımayan bir insan.” (Burada sesi hafif titremeye ve kırılmaya başlamıştı.) “Başkalarına yol gösteremez.” dedi ve çocuksu bir edayla çantasını hızlıca toplayıp bugünkü dersini sonlandırdı.

Hava dünden de soğuktu. Rüzgar olanca gücüyle yaşayan ve yaşamayan her şeyi devirmeye uğraşıyordu. Mahsun, kabanına sıkıca sarılarak adımlarını hızlandırdı. Neyse ki evi okula yakındı. Kıyamet de kopsa yürüyerek gitmeye razıydı. Eve geçti, güzelce karnını doyurdu ve yarının programına göz atmak için laptopunu açtı. Laptopu açtığı gibi ekranda büyük harflerle yazılı bir yazı Mahsun’un karşısında sırıtıyordu: “Eğer hatırlarsan hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” diyordu yazıda. Mahsun ürpererek ekrandan uzaklaştı ve gözlerini ovuşturdu, belki yanlış görmüşümdür diye düşünerek. Sanki bir oyundu bu ve biri Mahsun’a meydan okuyordu, oynaması için. Koltuğa yaslandı ve sabahki masada rastladığı o el yazması notu hatırladı birden, o notta “Ben unutmadım.” diyordu. Şimdi de hatırladığı takdirde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söyleyen bir yazıyla karşı karşıyaydı. Masadaki notu o yazmadıysa laptoptakini kim yazdı? Hatırlamıyordu yine bunu da yazıp yazmadığını. Alnını endişeyle kırıştırdı. Burada normal gitmeyen bir şeyler vardı. Böyle garip bir şeyi kendisi yazamazdı ancak yedi yirmi dört beraber olduğu laptop da başkasının eline geçmiş olamazdı. Sonuçta onu her daim yanında taşırdı.“Neler oluyor? Deliriyor muyum ben?” diye düşünerek hızlıca ayağa kalktı ve odada bir ileri bir geri yürümeye başladı korkuyla. En sonunda durdu, gözlerini kapattı ve derin bir nefes alarak koltuğuna yavaşça oturdu. Tüm bunların bir hayal olmasını ve yarına tüm bu saçmalıkların yok olacağını umarak rahatlama çayı yaptı kendine güzelce ve kendini yorgun düşüren bu düşüncelerin arasında uyuyakaldı.

Ertesi sabah okula vardığı zaman, yüzüne denk gelen topun baskısıyla yere serilecek gibi oldu Mahsun. Gözlerini iki eliyle sıkıca tuttu ve içinde bir öfke ateşinin patladığını hissetti. Topu atan çocuk, Mahsun’dan özür dileyerek daha da dikkatli olacağını söyledi ve Mahsun’un bağırış çağırışından korkarak sınıfa doğru koşar adımlarla gitti. Koridorda yürürken “Çok bağırdım sanırım. Ben böyle öfkelenen biri değildim. Niye böyle oldu?” diye de düşünmeden edemedi. Sanki bu bağırıp çağıran başka birisiydi. Yine hararetli geçen dersin sonunda bir öğrenci söz istedi. Mahsun “Seni dinliyorum.” anlamında başıyla işaret yaptı. “Dünkü derste söylediğiniz cümle üzerinde hayli düşündüm.” Mahsun anlamayarak sandalyesinden yavaşça doğruldu: “Hangi söz?” Öğrenci kafası karışmış halde diğer öğrencilere kısaca göz attıktan sonra Mahsun’a döndü: “Kendi parçalarını tanımayan insan, başkalarına yol gösteremez demiştiniz. Hatta defalarca kez aynı sözü söyleyip durdunuz.” diyerek Mahsun’un yüzüne endişeyle baktı. İlk başta bir şey anlamayan Mahsun’un birden ellerinden soğuk terler akmaya başladı. Sanki olduğu yere çivilenmiş, hareket edemiyordu. Soluğunu tuttu. “Neler oluyor?” diye düşündü bir müddet. Tüm bu olanları kafasında hızlıca gözden geçirdi. Ne zaman söylemişti ki bu sözü? Hele masadaki nota ne demeliydi? Hatırlamak… Neyi hatırlamak? “Tanrım!” diyerek nefesini yavaşça verdi. Gözlerinin karardığını hissedip sendeledi. Öğrencisi koluna girerek son anda düşmekten kurtardı. Kendine geldiğinde hastanede buldu kendini. Bayılmıştı. Kafası çok ağrıyordu. Gözlerini ovuşturdu ve etrafına bakınmaya başladı. Oda serum ve tentürdiyot kokusuyla dolmuştu. Yavaşça yerinden kalkmaya çabaladı ancak yanına gelen, kendisi de aynı okulda tarih öğretmeni olarak çalışan Ali, Mahsun’un omzundan yavaşça tutarak “Nereye böyle Mahsun? Dinlenmen lazım. Bir yere gitmeye kalkışma şimdi.” diyerek yatırmaya çalıştı ancak Mahsun sanki aydınlanmış bir edayla Ali’yi kibarca geri çevirdi ve hemen bir yere gitmesi gerektiğini söyleyerek hastaneden koşarcasına ayrıldı. Eve geldiğinde ise kimi arayacağını biliyordu: “Halil Bey, sizinle acil görüşmem gerek.”

Halil Bey’le yapılan terapi seanslarından biriydi bugün. Halil Bey’in sesi şimdi uzaktan ve boğucu bir şekilde geliyordu, Mahsun’a.

“Mahsun, o köhne, karanlık odaya geri dönmeni istiyorum. Soruyu cevaplarken acele etme. O odada kimler var?”

Mahsun’un gözleri sımsıkı kapalıydı ancak o köhne, karanlık odanın bir köşesinde bacaklarını karnına doğru çekmiş, kollarıyla sımsıkı tutan küçük bir çocuk görüyordu. O kadar içli bir şekilde ağlıyordu ki Mahsun, kapalı gözlerinin ardından gözyaşlarını zar zor tutabiliyordu. Tüm bu korunmasızlığı, zorbalığı ve yalnızlığı unutmayan sekiz yaşındaki o çocuk… Ailesi vardı yanı başında. Bağırıp çağırıyorlardı ona. Çocukları için ses bile çıkarmıyorlardı tüm bu zorbalara ve canavarlara. Elleri soğuk soğuk terlemeye başlamıştı, Mahsun’un. Bu manzaradan zar zor ayrılarak sıkıca kapadığı gözlerini açtı ve ilk seansı yarıda kesmek zorunda kaldı.

İkinci seansta ise yine küçük çocuk, ilk seanstaki gibi odanın bir köşesinde kendini sımsıkı tutmuş şekilde kıvrılıyordu. Ancak odada loş bir ışık süzmesi vardı. Diğer köşede uzun boylu, ince yapılı ancak kendinden emin ve kararlı bir adam vardı. Sessizce çocuğa bakıyor, öylece oturuyordu bir kanepede. “Yine yalnız bırakıldım.” dedi çocuk kısılmış sesiyle. Adam bir süre durdu, derin bir iç çekti. Oturduğu koltuktan kalkıp çocuğun yanına çömeldi ve onu sımsıkı kucakladı. Ailesi de sanki toz olup uçmuşlar gibi ortadan yok oldular. Loş ışık hafiften canlanmaya başlamıştı. Çocuğu olanca sıcaklığıyla sarıp sarmalayan, onu canla başla koruyan kişi kimdi peki? Bunu üçüncü seansta anlayacaktı. Zihninin ondan ayrı oynadığı bu oyunu bozacaktı.

Üçüncü seansta, rutubet ve aydınlığın varlığı dans ediyordu odada. Çocuk o tekinsiz köşede değildi artık. Ayakta dikilmiş, daha kararlı ve cesur görünüyordu. Bir elinde çizdiği çalakalem bir resim… Yanına usulca uzun boylu bir adam yaklaştı. Çocuğun kulağına bir şeyler fısıldayıp birbirlerine sarıldılar. Şimdi bu adam, Mahsun’a doğru bakıyordu gözlerini kırpmadan. Kimdi bu adam ve çocuk? Bir saniyeliğine bayılacak gibi oldu Mahsun. Sımsıkı kapattığı gözlerinden artık yaşlar boşanıyordu. Gözlerini yavaşça açtı ve terapistine baktı ürkek bir şekilde. Halil Bey koltuğuna yaslanıp anlayışla tebessüm ediyordu. Kalbi yerinden fırlayacakmışçasına çarpıyordu. İçinde yıllarca taşımış olduğu o sessiz varlığın çığlığını duyuyordu şimdi. O adam… “Demir.” diye fısıldadı Mahsun. Peki ya o çocuk? Aynı Mahsun’un ürkek gözleriyle bakan tüm hayatı boyunca kendini korumayı bir düstur edinmiş o çocuğa ne demeli? Gözlerinden sel olup taşmış gözyaşlarını yavaşça mendille sildi. Kendisi unutsa da, yıllar geçse bile unutmayan o çocuk… Mert unutmamıştı. Kısa bir sessizlikten sonra Halil Bey, derin bir nefes alarak konuşmaya başladı: “Mahsun, yıllarca senden ayrı sandığın bu parçalar aslında hep seninleydi. Onları susturdukça senden koptuklarını hissettin. Artık onları görmeye ve tanımaya başlıyorsun.”

Gerçekten de birkaç terapi sonrası parçaların yavaş yavaş oturmaya başladığını hissediyordu, Mahsun. Yıllarca diğer insanlara ayna tuttuğunu zannetmişti. Kendi parçasını tanıyormuş gibi hayatına devam etmişti ancak senelerce susturduğu, rastgele dağılan bu parçalar şimdi oturmaya başlıyordu.

Ertesi sabah Mahsun derste tahtaya tek bir kelime yazar: “ME” (Ben) ve dersi anlatmaya koyulur. O esnada bir kız öğrenci birden Mahsun’un sözünü keserek sorusunu yöneltir:

“Hocam, bir insanın içinde kaç tane ‘ben’ var sizce?”

Mahsun bir süre düşünüp boğazını temizledikten sonra tatlı bir tebessümle şu kelimeleri sarf eder:

“Doğrusunu söylemek gerekirse şu zamana kadar sadece bir benin olduğunu düşünmüştüm ve o şekilde yaşıyordum hayatı. Belki de bilmiyordum çünkü içimdeki herkesi, her bir insanı yıllarca susturmuşum.”

 

Ekin Su Bal

 

Tags: