20 Tem Mahinur Çanlı
Eşik

Güm.
Güm.
Rıza bir müddet bekledi ancak kapıyı açan olmadı.
Tekrar, güm. Güm. Anahtar taşıma âdeti yoktu Rıza’nın. “Zarife! Aç hele, ben geldim. Bugün işim erken bitti.” İçerden tıkırtı dahi gelmiyordu. Daha sert vurdu Rıza bu kez. Güm! Güm! İtti ancak kapı içeriden sürgülüydü.
Zarife, Rıza’yı merakta bırakmazdı aslında. Hatçe Ana’ya sormaya karar verdi Rıza, bilse bilse o bilirdi. Yanına vardığında Hatçe Ana ahırın önünde çalı çırpı topluyordu. Adamla göz göze gelince bir aksilik olduğunu anlayan kadın, elindekileri bıraktı. “Bir şey mi oldu Irza, hayır olsun oğlanım?” Rıza kadının elini öptü önce. “Zarife’yi gördün mü bugün ana? Kapıya vurdum vurdum açan olmadı. Oğlanın da sesi gelmiyor hiç, lastikleri kapıda. Acaba dedim oğlan hastalandı da şehre falan mı indiler? Senin haberin var mı?”
“Yok, Irza oğlum görmedim. Bir yere gitse bana ille haber ederdi. Bir de birlikte bakalım. Oğlan gece uyutmadıysa sızakalmıştır belki kızcağız.” Tülbentinin ucuyla ağzını kapatırken hızlı hızlı adımlamaya başladı. Dudaklarını o kadim korku harekete geçirdi; “Ya Hafız, ya Müheymin… Sen hayra çıkar gurban olduğum Allah’ım.”
Evin önüne vardılar. Hatçe Ana bütün pencerelere tek tek tıklamaya başladı: “Zarife! Kızım! Duy hele yavrum, uyuya mı kaldınız? Ali! İçerde misin kuzunun?”
…
“La havle vela kuvvete illa billah… Altından şer çıkmasın Allah’ım, sen muhafaza eyle.”
Rıza daha fazla bekleyemedi, ahşap kapının gövdesine bütün gücüyle yüklendi. Küt! Küt! Tahtalar çatırdadı. Kapı, bir sırrı daha saklamaya takati kalmamışçasına inledi. Bu ses Rıza’nın zihnini şimdinin gerçeğinden uzaklaştırıp o melun gecenin koynuna bıraktı, yaklaşık bir buçuk yıl öncesine…
Yine rüzgârın eşkıya gibi dağlardan indiği bir kış günüydü. Rıza şehirden köye dönerken eli boş gelmezdi ya, bu kez yanında yalnızca kulaklarına kazınan çirkin fısıltılar vardı. Eve vardığında Zarife’yi sobanın başında, sırtı dönük otururken buldu. Soba deliğinden akmaya başlayan zifir duvarda ağır ağır ilerliyordu. Sonraları bu lekeyi çıkarmak için çok uğraşacaklarından henüz ikisinin de haberi yoktu.
Göğsünün inip çıkış hızından anladı Zarife, Rıza’nın geldiğini. Zaten bir süredir bugünü bekliyordu. Yine de kıpırdamadı yerinden. Rıza öfkeyle karısının omuzlarından tutup onu kendine çevirdi. Gözleri yuvalarından çıkacak gibiydi: “Doğru mu?”
…
“Zorla mı oldu Zarife, yoksa gönlün var mıydı? Söyle! Konuş!”
Zarife’nin gözleri, âdeta ecnebi bir lisan oluverdi o an. Dilinde ne suçluluk ne inkâr… Sadece dibi gözükmeyen karanlık bir kuyu… Konuşursa bu köyde kan döküleceğini biliyordu.
“Konuş ulan konuş! Bir kelime çıksın ağzından!”
Rıza dayanamayıp kendini dışarı attı. Kapı, öyle bir çarptı ki uzun ve tiz bir yara açıldı bağrında.
Zarife’nin gözlerine uyku girmedi o gece. Gaz lambasının biteyazan ışığında bekledi durdu. “Gitti.” dedi içinden, “Adım atmaz gayrı bundan sonra.”
Sabaha karşı kapı usulca açıldı. İçi geçen Zarife’nin yüreği irkildi aynı anda. Kocasıydı gelen. Üstü başı çamur içinde, gözleri kan çanağı… Ağzından tek kelime dahi çıkmayan bu kez Rıza’nın kendisiydi. Yavaş yavaş yaklaştı karısına ve boynuna sarıldı. Ezan sesine karıştı hıçkırık sesleri. Ne oldu o gece Rıza dışarıdayken, Zarife bunu hiçbir zaman öğrenemedi.
ÇAT!
Sürgü kırıldı, kapı ardına kadar açıldı. Rıza çarpmanın sesiyle olduğu yere, kapı eşiğine döndü.
İlkin bugün sobanın hiç yakılmadığı çarptı gözüne. Bakışları duvara takıldı; duvardaki zifir yeniden akmaya başlamıştı. “Euzübillahimineşşeytanirracim… Sen bu aciz kullarına acı ya Rabbim.” Rıza, Hatçe Ana’nın arkadan gelen sesiyle kafasını sallayıp kendine geldi.
Odaya girdiler. Zarife, sedirin üzerinde yatıyordu. Hatçe Ana derin bir nefes aldı: “Şükürler olsun. Elhamdulillahi Rabb’il-alemin.” “Zarife bu ne uykusu, insanı dinden imandan çıkaracaksın yemin olsun.” diye söylendi Rıza. “İyi de, oğlan nerede peki?” diye geçirdi içinden.
Zarife’ye yaklaştıkça içini bir ürperti kapladı. Karısının yüzü mermer gibiydi; donuk, pürüzsüz… Rıza o vakit anladı. Anlamaz olaydı… Zarife hükmünü kendi vermişti.
Kadının yüzünü tutup kendine çevirdi. Buz gibi yüz avuçlarından kayarken bir yandan aklı hâlâ çocuğundaydı. Tam o sırada fark etti, yorganın içindeki kıpırtıyı. Ali, evladı! Öksüz yavrusu… Bir eli anasının penye bluzunu çekiştirirken diğer eli, soğumaya başlamış memesindeydi. Rıza da şimdi kadının cesedi gibi hareketsizdi. Gözbebeklerini, anasının koynunda hayat arayan sabiye kilitledi.
Hatça Ana’nın dizleri çözüldü. Kınalı avuçlarını bacaklarına vura vura bağırmaya başladı: “Vaay! Vaaaay! Zarife! Ne ettin? Ocağıma ataş düşürdün kızım, vaay.” Duaları, yerini bir anda feryada bıraktı. Rıza’nın duyduğu tek şey ise kulaklarındaki uğultuydu. Tüm bunlar… Gerçekten bir dakikadan az bir zamanda mı yaşandı? Rıza inanmakta güçlük çekti.
Rüzgâr iyice hızlandı. Pat! İnlemeleri şiddetlenen ahşap kapı da artık dayanamadı. Kendi dilince yas tutarak ardına kadar çarpıp kapandı.
Mahinur Çanlı