20 Tem İlkay Songur
Dipsiz, İnsanlık Kadar Derin

Bir kelime en fazla ne kadar tehlikeli olabilir?
Başlangıçta hiçbir kötülüğü yoktur belki. Gündelik hayatın akışına usulca karışır; bir nesneyi, bir sesi ya da sıradan bir eylemi karşılar sadece. Sonra insan devreye girer. Alır o sesi, bir geçidin tam ortasına diker. Ona anlamdan çok daha fazlasını yükler. Kimi içeri alacağını, kimi dışarıda bırakacağını, kimin geçip kimin kalacağını o sese emanet eder. Böylece masum bir kelime, karanlık bir muhafıza dönüşür.
Şibbolet de insanın elinde masumiyetini yitiren o kelimelerden biri. Kelime İbraniceden geliyor. Bağlama göre “başak” ya da “akan su” demek. Ne kadar yeryüzüne ait, ne kadar zararsız değil mi? Toprağın emeği olan bir başak yahut kendi yatağını bulan su. Fakat kelimenin bu berrak masumiyetiyle insanın ona biçtiği kanlı kader arasındaki uçurum, eninde sonunda içine sanatın sızacağı o çatlağı açıyor.
Bu ay köşemizde, kelimenin izini Doris Salcedo’nun 2007’de Tate Modern’in devasa Turbine Hall zemini boyunca oluşturduğu o meşhur yarık üzerinden sürmek istedim. Çünkü Salcedo’nun “Shibboleth” adını verdiği yerleştirme, masum bir kelimenin nasıl olup da ölüme, mekâna, hafızaya ve bizzat kendi yürüyüşümüze sızabildiğini gösteren çağdaş sanatın en sarsıcı işlerinden biriydi.

Meselenin kökü, İbrani metinlerindeki Hâkimler bölümüne uzanıyor. Kitabın 12. bölümünde Gileadlılar, savaştan kaçan Efraimlilerin geri dönüş yolunu keserek Şeria Nehri’nin geçitlerini tutarlar. Karşılarına çıkan kişinin Efraimli olup olmadığını anlamak için ona tek bir kelime söyletirler: Şibbolet.
Fakat anlatıya göre Efraimliler, bölgesel ağızları nedeniyle kelimeyi Gileadlıların beklediği biçimde söyleyemez; şibbolet yerine sibbolet derler. Küçücük bir telaffuz farkı, kimliği anında ele verir. Beklenen biçimde söyleyemeyenler Şeria geçitlerinde öldürülür.
Kelimenin anlamı o anda bütünüyle çöker. Başak mı, su mu, akıntı mı… Hiçbir hükmü kalmaz artık. Geriye yalnızca sese sinmiş aidiyet izi kalır. Beklenen tınıyı tutturan geçer; tutturamayan o geçitte kalır. İşte kelimenin asıl ürpertici tarafı da burada. İnsan bazen söylediği şeyden değil, onu söyleyiş biçiminden yakalanır. Kelimeyi bilmek yetmez; onu “bizden biri” gibi telaffuz etmek gerekir. Ağız, aksan, küçücük bir ses farkı… Hepsi bir anda sınır kapısına dönüşebilir.
Başak, bıçak olur. Akıntı, aşılamaz bir sınır.
Şeria geçidinde ölümle yaşam arasındaki mesafe büyük bir uçurum değil, tek bir sesin ağızdan nasıl çıktığıdır. İnsanları ayırmak, kimin içeride kimin dışarıda kalacağını belirlemek için her zaman devasa fikir ayrılıkları gerekmez. Bazen bir harf yeter.
Kelimenin anlamı yumuşaktır, fakat kaderi serttir. Adı akıştan gelir ama vardığı yer düpedüz geçememektir.
Şimdi bu ağırlıkla 2007 yılının Ekim ayına, Londra’ya dönelim.
Tate Modern’in kalbinde yer alan Turbine Hall, oldukça geniş ve yüksek bir salon. İnsan buraya girdiğinde hep yukarıya bakmaya; ölçeğe ve mimariye hayran olmaya programlanmış gibidir.
Fakat o günlerde Tate Modern’i ziyaret edenleri o koca boşlukta devasa bir heykel ya da duvarı boydan boya kaplayan gösterişli bir resim karşılamıyordu. Göz alan ışıklar ya da varlığını gürültüyle duyuran bir yerleştirme de yoktu. Göze çarpan tek şey, zeminde uzayıp giden bir yarıktı. İlk bakışta bina yaşlanmış, beton yorulmuş, sanki içeride biriken bir şey sonunda yüzeyi yarıp dışarı çıkmış gibi görünüyordu.
Oysa o çatlak binanın bir kusuru değil; eserin ta kendisiydi.
Yaklaşık 167 metre boyunca kıvrılarak ilerleyen yarık, yer yer ayağın takılabileceği kadar genişliyordu. Kararan iç yüzeylerinde çelik tel örgü görünüyor; sınırların, denetimin ve dışarıda bırakmanın o soğuk sertliğini zeminin altından yüzeye taşıyordu.
Üstelik Shibboleth, bu devasa salonun yapısına doğrudan müdahale eden ilk çalışmaydı. Tate’in o kusursuz ve güvenli görünen yüzeyi artık yalnızca eserlerin sergilendiği bir zemin değil, eserin yaraladığı asıl malzemeydi.
Bu durum, yarığa yaklaşanların adımlarının ritmini de ister istemez değiştiriyordu. İnsanlar yavaşlıyor, eğilip içine bakmak, kıyısında bir süre durmak istiyorlardı. Üstünden geçmekle kenarında kalmak arasında sahici bir tereddüt yaşanıyordu. Salcedo’nun yaptığı tam olarak buydu: İzleyici yarığa yalnızca bakmakla kalmıyor; adımlarını ona göre ayarlıyor, yönünü değiştiriyor, bedenini eserin karşısında yeniden konumlandırıyordu. Ayağımızın altındaki o en güvendiğimiz, üzerine düşünmediğimiz yüzey bir anda kuşkulu hâle gelmişti. İnsan nereye bastığını, neyi aşıp aşamadığını düşünmeden edemiyordu.
Kendisine bu yarığın ne kadar derin olduğu sorulduğunda Salcedo’nun verdiği cevap neredeyse eserin ikinci adı gibiydi:
“Dipsiz. İnsanlık kadar derin.”
Madem ki bu yarık insanlık kadar derin, mesele, Avrupa’nın sınırları, kolonyal geçmişi ya da göçmenlerin dışlanmasının ötesinde olmalı. Daha dipte, insanın başka bir insanı dışarıda bırakma eğiliminin o ürkütücü eskiliği gizli. Çünkü her “biz”in kıyısında, içeri alınmamış bir başkası durur. Müzenin kusursuz görünen zemini, altında çok daha eski bir şeyi saklıyormuş da çatlak onu sonunda açığa çıkarmış gibi…
Salcedo’nun bu eser için kullandığı “negatif mekân” kavramı tam da burada ağırlık kazanır. Buradaki boşluk yalnızca zeminden eksilen beton değil; Batı modernliğinin kendi anlatısında yer vermediği, göçmenlerin, dışarıda tutulanların mecbur edildiği o adsız yerdir. Yarık, bu yokluk sayesinde görünür olur; orada bulunmayanlar, orada duran her şeyden daha güçlü biçimde kendilerini hissettirir.
Göçmenin, yabancının, istenmeyenin yeri çoğu zaman haritada işaretli değildir. O yer; belgelerin arasında, bekleme salonlarında, aksanı tartan kulaklarda ve kimin geçip kimin kalacağına karar veren bakışlarda kurulur. Bazen sınır bir duvar değil, bir duraksamadır. Bazen bir cümlenin tonuna gizlenir. Bazen de tek bir bakış, kimin içeride kimin dışarıda olduğunu söyler.
Görünenin ardındaki anlam belirginleştikçe, o yarığın yalnızca müzeye ait olmadığını fark ediyorsunuz. O çatlak bir yerden sonra kendi hayatımızdaki dışarıda kalma anlarını da çağırıyor. Kalabalık bir sofrada ansızın çöken yabancılık hissini mesela. Bir cümleyi kurmadan önce, “Yanlış anlaşılır mıyım?” diye içimizden geçirdiğimiz o kısa duraksamayı. Bir yere girdiğimizde herkes oranın yerlisiymiş de biz yalnızca geçici bir misafirmişiz gibi hissettiren soğuk bakışı.
Elbette bir sofrada duyulan yabancılıkla bir sınırda ölüm tehdidi altında bekletilmek aynı şey değil. Fakat bu kişisel yankı, eserin taşıdığı tarihsel acıyı küçültmüyor. Yalnızca içeri alınmakla dışarıda bırakılmak arasındaki çizginin, hayatın en küçük anlarından en ölümcül durumlarına kadar nasıl uzanabildiğini sezdiriyor.
Bazen de sınırı başkaları çizmez; o çizgiyi kendi içimizde biz çekeriz. Sonra da kendi elimizle çizdiğimiz o görünmez sınırın çevresinde yıllarca dönüp dururuz; ötesinde nasıl bir hayat olduğunu hiç öğrenemeden…
Böylesine keskin bir ayrıma sebep olan kelimenin edebiyat ve düşünce dünyasında yankı bulmasından daha doğal ne olabilir. Freud da şibboleti psikanalizin kendi sınırını çizen bir parola gibi kullanır; önce rüyayı “psikanalizin şibboleti” diye anar, daha sonra Oidipus kompleksinin tanınmasını psikanalize bağlı olanlarla ona karşı çıkanları ayıran bir eşik sayar. Kelime onun dilinde de kimin içeride, kimin dışarıda olduğunu belirleyen bir işarete dönüşür. Paul Celan’ın Schibboleth şiirinde faşizme karşı direnişin parolasına dönüşürken, Jacques Derrida kelimenin o iki yönlü doğasına bakar: Bir işaret insanı bir topluluğa bağlarken aynı anda başkalarından ayırabilir; bir kapı açarken başka bir eşiği kapatabilir. Celan’da tarihe yazılan bu iz, Salcedo’da zeminde görünür hâle gelir.
Salcedo’nun yaptığı da bakışımızı yeniden oraya çevirmekti: Üzerinden geçip gittiğimiz yere, kapandı sandığımız çatlağa, güvenli bildiğimiz zemine.
Sergi 2008 baharında sona erdiğinde o yarık doldurulup kapatıldı. Fakat beton, başına geleni bütünüyle unutmadı; çatlağın izi zeminde kaldı. Bir aksanın, bir ismin, bir belgenin ya da ten renginin kimin geçip kimin dışarıda kalacağına karar verdiği her yerde, o görünmez çizgi ayaklarımızın altından geçmeye devam ediyor.
İz, yarayı güzelleştirmez; yalnızca kapatmanın silmek olmadığını hatırlatır.
İlkay Songur



